Omelas her yerde

Kemal ASLAN

Omelas, Ursula K. Le Guin’in görünürde insanların mutlu olduğu, polisi, askerin, yoğun teknolojinin olmadığı insanları huzur içinde mutlu yaşadıkları etrafı denizlerle ve dağlarla çevrili hayali bir kent. Kralın olmadığı, kılıcın ve kölelerin, köleliğin olmadığı, yüzlerde tebessümün, neşenin olduğu, acının yüceltilmediği bir yer.  Sokaklarında arabaların, helikopterlerin bulunmadığı, trenlerin olduğu bir kent. Hayal etmesi zor ama sululuk ve suçların da olmadığı bir yerleşim merkezi Omelas. İnsanlar zaman zaman kafalarını hoş etmek için bedenlerinde herhangi bir hasara yol açmayan bir tür uyuşturucu olan “drooz” kullanıyorlar.  Omelas’ın tek sorunu, güzel kamu binalarından birinde ya da müstakil evlerden birinin bodrum katında kapısı kitli, örümcek ağlarının olduğu, kir pas içinde bir odada on yaşında olmasına rağmen altı yaşında gösteren, zeka geriliği olan bir çocuğun yaşaması… Tuvalet ihtiyacını da aynı odada giderdiğinden üstü başı kötü kokuyor. Ona uzaktan sadece su ve bir kap yiyecek veriliyor, kapısı hemen kapatılıyor. Eskiden geceleri çığlık atan, sesini duyurmaya çalışan çocuk artık kısa hecelerle varlığını duyurmaya çalışıyor. Omelas’ta herkes onun acı içinde kıvrandığını biliyor, Onun “iyi olacağım, lüften beni çıkarın” sözleri de karşılık bulmuyor. Omelas’ta insanlar, küçük bir çocuğu dışlayarak, uzaklaştırarak mutlu olmaya çalışıyor. İnsanın mutsuzluğunu bilerek yaşamak nasıl bir durum? Bir toplumda mutsuzluğun, acıların, eşitsizliğin olduğu durumlarda mutlu olunabilinir mi? Omelas’ı Bırakıp Gidenler adlı eserinde tam da bu konu üzerinde düşünmeye sevk ediyor Le Guin.

Yazının başlığı da o eserden çıktı. Çünkü yaşadığımız dünyada her yerde haksızlık, eşitsizlik, kan ve gözyaşı var. Bunları görmezden gelerek insan olmak mümkün mü? Dünyanın farklı yerinde güçlü olan devletler diğerlerine şiddet uygulayabiliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan BM de bu konuda etkili bir konumda değil. Herkes üç maymunu oynamaya devam ediyor. 

Son 50 yıldır yaşanan acılar insanlık tarihine hegomonik güçlerin ayıbı olarak geçiyor. Sadece devletler değil toplumlarda da benzer durumlar yaşanıyor. Herkes inancına, ideolojisine, siyasal yaklaşımına göre pozisyon alıyor. Hak ve adalet kavramları hızla bir kenara itiliyor. Kendisinden olmayana yaşama hakkı bile neredeyse çok görülüyor. Örneğin İslam ülkeleri farklı mezheplere dayandıklarından birleşilmesi gereken konularda uzlaşamıyorlar. Mağdurun değil zalimin yanında yer alıyorlar. Benzeri Hıristiyanlarda da var. Katolikler ile Protestanlar ya da Ortodokslar anlaşamıyor. “Bizden olmayanın yaşama hakkı yok!” anlayışı her yeri kuşatmış durumda. Hâlbuki inancı, ideolojisi, siyasi yaklaşımı cinsel yönelimine olursa olsun insani bir sorunun olduğu, yaşandığı bir durumda tavır almak, mağduriyetleri gidermek gerekir. Tersi durum barbarlaşmayı teşvik etmek anlamına gelir. 

Bürokraside, akademide, vb. ortamlarda kadro bekleyenler, ehliyet ve liyakatleri çerçevesinde değil; kendilerinden olup olmadıklarına ya da ne kadar sadık olduklarına göre atanıyor. “Geçmişte bize çektirdiler, şimdi sıra bizde” anlayışı çerçevesinde misillemeci bir tavır sergileniyor. “Kindar nesil” anlayışı karşılıklı bilenmeyi, kutuplaştırmayı artırıyor. Geçmişte yapılan yanlışların benzerini yapmak o yanlışlara yapanlara dönüşmek; kendi değerlerinden vazgeçmek, karşı olunan ötekinin yerini almak anlamına geliyor. Toplumsal yaşamda değerlerin kaybolması, karmaşıklaşmasının bir yanı da bence bu. Toplumsal dışlanma mekanizmalarını kullanarak adaletli, mutlu, huzurlu bir toplum yaratmak mümkün değildir. Böyle bir toplum yaratılmak isteniyor mu? Asıl sorulması gereken soru da bu! O yüzden Omelas her yerde!