Buse GÜLİN
Jim Carrey’yi düşündüğümüzde çoğumuzun zihnine önce kahkaha gelir.
Abartılı mimikler.
Kontrolsüz beden hareketleri.
Bir anda değişen yüz ifadeleri.
The Mask, Ace Ventura, The Truman Show…
Yıllar boyunca Carrey, kendi yüzünü başkalarının hikâyeleri için kullandı. Bir karakterden diğerine geçti, bedenini dönüştürdü, sesini değiştirdi ve milyonlarca insanın hafızasında birbirinden tamamen farklı yüzlerle yer etti. Bu yüzden resimlerini gördüğümüzde ilk şaşkınlık, onların varlığından değil; ne kadar kişisel olduklarından doğuyor çünkü sanatı söz konusu olduğunda, karşımıza artık seçili bir karakter çıkmıyor. Bir performans da göremiyoruz. Yalnızca renk ve çizgiler arayıcılığıyla kendisinin iç dünyasına tanıklık ediyoruz.

Jim Carrey’nin uzun süredir resim yaptığı biliniyor. Özellikle 2010’lu yıllarda üretimini daha görünür hâle getirmesiyle birlikte resim, onun için yalnızca bir hobi olmaktan çıktı. Kendi anlatımlarında da sanatın, iç dünyasını dışarıya taşımanın yollarından biri olduğunu vurguladı. Büyük tuvaller, yoğun renk kullanımı, zaman zaman groteskleşen yüzler ve neredeyse patlayacakmış gibi duran kompozisyonlar, oyunculukta alışık olduğumuz kontrollü dönüşümünün aksine çok daha doğrudan bir ifade alanı yaratıyor. Bu yüzden Carrey’nin resimlerine baktığımda aklıma şu soru geliyor:
İnsan, rol yapmayı bıraktığında kendinden ne kalır?
Bu soru yalnızca oyuncular için geçerli değildir. Gündelik hayatın kendisi de insanı sürekli farklı rollere çağırır. Evde başka, işte başka, arkadaşlarımızın yanında da başka bir yüz kullanırız çünkü her ortam bizden farklı bir davranış, ton ve beden dili bekler.
Sosyolog Erving Goffman’ın gündelik hayatı bir tür sahne olarak ele alan yaklaşımı burada oldukça anlamlı hale gelir. Goffman’a göre insanlar toplumsal ilişkiler içinde kendilerini belirli biçimlerde sunar. Her ortam, kendi performansını üretir. Kimi zaman profesyonel, kimi zaman güçlü, kimi zaman neşeli, kimi zaman uyumlu görünmemiz gerekir. Jim Carrey’nin mesleği, bu toplumsal performansın en uç biçimlerinden biridir çünkü onun işi yalnızca bir rol oynamak değil, kendi bedenini başka bir kimliğin taşıyıcısına dönüştürmektir. Bu noktada oyunculuk ile gündelik hayat arasında ilginç bir paralellik oluşur çünkü hepimiz bir ölçüde zaten performans sergileriz; Carrey ise bunu milyonlarca insanın önünde, mesleğinin merkezine yerleştirir.

Carrey’in resimleri sanatsal ve estetik boyutu yüksek bir işleve sahiptir ve bu profesyonel kimliğinden bağımsız şekillenir çünkü tuval, oyuncudan rol istemez. Bir metin ezberlemesini beklemez. Bir karakterin yüzünü taşımasını talep etmez. Resim, sanatçıyı kendi imgesiyle baş başa bırakır. Bu yüzden Carrey’nin görsel üretimini yalnızca “ünlü bir oyuncunun resim yapması” olarak okumak eksik kalır. Burada daha temel bir mesele vardır: Yıllarca başkalarının yüzlerini taşıyan bir insanın, sonunda kendi iç dünyasını hangi biçimde görünür kıldığı ve görünürlüğünü ne ölçüde sunmayı tercih ettiği…
Carl Jung’un “persona” kavramı bu noktada güçlü bir açıklama sunar. Jung için persona, insanın toplum karşısında taşıdığı yüzdür. Bireyin sosyal dünyada kabul görmek, işlev görmek ve belirli rolleri yerine getirmek için oluşturduğu kimlik katmanıdır. Ancak persona, insanın bütünü değildir. Onun altında bastırılmış duygular, çatışmalar, korkular ve toplumun görmek istemediği taraflar bulunur. Carrey’nin resimlerinde de tam olarak bu gerilim hissedilir. Bir tarafta yoğun renkler, canlılık ve enerji vardır. Diğer tarafta kırılmış yüzler, karanlık ifadeler, dini imgeler, öfke ve parçalanmışlık hissi belirir. Bu iki uç, onun kamusal imajıyla da ilginç bir tezat oluşturur. Yıllarca insanları güldüren bir yüzün arkasından bu kadar yoğun, karanlık ve ruhsal bir üretimin çıkması ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir fakat şaşırtıcı olan aslında bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, neşenin insanın karanlığıyla hiçbir zaman çelişmediğini unutmuş olmamızdır.
Komedi, insanın iç dünyasının yalnızca hafif tarafına ait değildir. Bazen mizah, acının üzerine kurulmuş en güçlü savunma biçimlerinden biridir. İnsan gülerken karanlığını ortadan kaldırmaz; yalnızca onunla başka bir ilişki kurar. Benim için Jim Carrey’nin sanatı tam olarak bu geçirgenliği kucaklayan biçimsel ifadeler yaratmaktadır çünkü Carrey oyunculukta bedenini dışarıya verse de, resimde içeriye döner. Sahnedeki yüzü başkalarına aittir. Tuvalde görünen yüz parçalanmış olsa bile kendisine daha yakındır. Bu ayrım, onun resimlerini yalnızca estetik değil, aynı zamanda kimlik açısından ilginç hâle getirir.
Donald Winnicott’un “true self” ve “false self” ayrımı da burada düşünmeye değer bir başka çerçeve sunar. Winnicott, insanın sosyal çevreye uyum sağlamak için geliştirdiği dışsal benlikle daha içsel, spontan ve özgün benlik arasında bir gerilim olabileceğini söyler. Elbette Jim Carrey’nin resimlerini doğrudan psikolojik bir teşhis aracı olarak okumak doğru olmaz. Ancak Carrey’nin sanatı, insanın daha az denetlenen taraflarının estetik aracılığıyla görünürlük kazanabileceğinin güçlü bir örneğini sunar. Resimler, duvarları süsleyen tuvaller veyahut tablolar tam olarak bu nedenle benim için önemlidir.

Carrey, sanatı söz konusu olduğunda, seyirciyi güldürmek zorunda değildir. Sevilmek zorunda değildir. Bir karakteri başarıyla taşımak zorunda değildir hatta anlaşılmak zorunda bile değildir. Öz benliği sadece renklerinin içinde ve onun arzu ettiği şekillerde var olabilir. Carrey’in resimlerinde dini ve ruhsal imgelerin sık sık ortaya çıkması da bu açıdan dikkat çekicidir. “Electric Jesus” gibi çalışmalarında inanç, bağışlanma ve kabul temaları öne çıkar. Başka eserlerinde ise kırılma, yalnızlık ve yeniden yapılanma hissi vardır. Bütün bunlar, sanatın onun için yalnızca biçim üretmekten çok daha kişisel bir anlam taşıdığını düşündürür. Resim burada bir performansın uzantısı değildir. Tam tersine, performansın sona erdiği yerdir.
Jim Carrey’nin resimlerine bakarken yalnızca bir aktörün başka bir yeteneğini keşfetmiş olmuyoruz. Aksine, yıllarca başkalarının hikâyelerini ve yüzlerini taşıyan bir insanın, sonunda kendi iç dünyasını görsel bir dile dönüştürdüğü bir alanla karşılaşıyoruz.
İnsan, kendisini her zaman sözcüklerle anlatamaz.
Bazen yüzünü değiştirir.
Bazen karakter yaratır.
Bazen de bütün maskeleri çıkarıp önüne boş bir tuval koyar.
Jim Carrey’nin resimlerini benim için ilginç kılan şey de tam olarak burada başlıyor. Dikkatimi çeken, figürlerinin ya da renklerinin ne kadar başarılı olduğu değil; ününün bu üretimlere kattığı görünürlük de değil. Asıl mesele, yıllarca başkalarının yüzlerini taşıyan bir adamın kendi yüzünü renklerin içinde aramaya başlamasıdır. Tam da bu yüzden, başlıkta sorduğum soruya yeniden dönüyorum.
Sanıyorum ki rol bittiğinde geriye kalan şey, insanın kim olduğu değil; herhangi biri olmak zorunda kalmadan var olabildiği hâlidir. Carrey ise kendi sanatında açtığı bu alanla, öz benliğimizi rollerin dışında yeniden tanıyabileceğimizi hatırlatıyor.
