Kemal ASLAN
Leylekler de terk etti kenti erkenden. Yaz, göz kapayınca kadar “geçip gitti” gibi. Eylül kapıda bekliyor. Eylül ile ilgili farklı şiirlerim ve bir güftem var: Gerçekleşmeyen bir umudu, beklentiyi dile getiren o güfteyi hatırladım şimdi nedense.
“bırak inadı eylülde gel
bırak gururu inadı eylülde gel
bu şarkı bitmesin böyle eylülde gel
eylülde gel eylülde gel
gerçeği fark et artık eylülde gel
pişman olmayalım sonra eylülde gel
kimse dokunmadı senin gibi ruhuma
kimse sarmadı senin gibi yaralarımı
kimse anlamadı senin gibi beni
bırak inadı eylülde gel eylülde gel
bir anlamı olmalı yaşananların
seni sende beni bende bulmaların
söylenmemiş sözlerin dokunuşların
rüya gibi geçen o zamanların
eylülde gel eylülde gel
kimse dokunmadı benim gibi ruhuna
kimse sarmadı benim gibi yaralarını
kimse anlamadı benim gibi seni
bırak inadı eylülde gel eylülde gel”
Eylül, sadece bir mevsim dönümünün adı değildir benim için. Kendimle hesaplaştığım, kendimi sigaya aldığım bir aydır benim için. Eylül’de doğanın sönümleniş hali rengârenk ortaya çıkar. İlkbaharın tersine renk cümbüşü insanı derinden etkiler. Kırmızı, yeşil, sarı. Bir ressamın elinden çıkmış gibi doğanın o farklı tonları. Bir de ara sıra yağan yağmurlar. Eylül’de yağmur altında hafif ıslanmayı severim. Bir kez daha yaşadığımı hissederim. Herkesin farklı tercihleri vardır: Yaşadığını hissetmek için. Benim de…
Benim vedam Ağustos’un ikinci haftasında oldu geçen yazıda da belirttiğim gibi. İçimde bir burukluk vardı. Zaten uzun süre gitmemek için sesiz direnişte bulundum. Bugüne kadar her taşınmada belirleyici rol oynamıştım. Bu defa daha az çaba gösterdim. Bilinçdışı tepki de göstermiş olabilirim. Belki de o yüzden ağırdan aldım hep. Kaçınılmaz olanı ertelemeye çalıştım. Nafile zamanın saati ilerliyor.
Benim için eski yuvamdan ayrılmak, yeni alışkanlıklar edinmek anlamına da geliyor. İnsan yaş aldıkça konfor alanından çıkmayı pek istemiyor. Ben bugüne kadar konfor alanlarımdan çıktım hep ama bu ülke yordu bizi. Ahmet Kaya’nın dediği gibi “çok yorgun bir demokratım”. Sesimin yankısı da yok artık. O yüzden konfor alanımda kalmayı tercih ediyordum.
Eskiden kentin merkezinde, mahalle kültürünün sürdüğü ortamlarda yaşadığımdan aşina insanlar vardı, ben onların onlar benim adımı bilirdi çoğunlukla. Sadece o da değil “….’nın oğlu, ….’nın kızı” derlerdi. Biz de serecesi değilse de aile ortamını, eşini, dostunu bilirdik. Görünmez dayanışma ağları vardı, insan sıcaklığı hissedilirdi o zamanlar. Orhan Kemal’in, Sait Faik’in eserlerinde bu sıcaklığı derinden hissedersiniz. Ondan dizilerde bu tür ortamlar hâlâ ilgi çekiyor. İnsan kaybettiklerini mi özlüyor? Geçmiş belki de bunun için aranıyor kişisel yaşamda… Kaybolan rutinler, alışkanlıklar, davranışlar, incelikler, küçücük ana sığan mutluluklar. İnsan, yerine koyamıyor bazı şeyleri. Gerçi ben alıştım bu duruma. O yüzden artık sürekliliği aramıyorum, her şeyin bozulduğu, çürüdüğü bu dünyada birbirine dokunan küçücük anların değerini biliyorum.
Mesela aklıma Kurtuluş Sefa Meydanı’ndaki manavımız Arnavut Sami geldi. Yaşı büyük olduğundan aileden biri gibi seslenirdik ana: “Abii” derdik. O da adımızla seslenirdi bize. Alış-veriş yapmasak da önünden geçtiğimizde “nasılsın, dersler nasıl” diye mutlaka sorardı. Hayatın ötekine karşı sorumluluk içerdiğinin farkındaydı. “Biz okumadık, sen adam ol” derdi. Okuyanın, yazanın saygı gördüğü, değerinin bilindiği yıllardı. Bir müşteri ya da tüketici olarak görmezdi sizi; yaşam alanı içindeki insan olarak görürdü. Aynı yerde yaşadığınızın farkındaydı. O, küçücük sohbet, ilgilenme anı, ötekine duyulan merak güne iyi başlamanın bir adımıydı. Sokaklarda ölümlerin başladığı yıllarda “aman dikkat et, kendine” diye uyarırdı. Yaşamın içinde akraba gibiydik. Kimse ötekine karşı bakışını, yüzünü çevirmezdi. Geçmiş güzellemesi değil yaptığım sadece yaşadıklarım. Şimdilerde durup bunları yazınca hayatın akışı içinde bazı değerlerden ne kadar uzaklaştığımızı fark ediyorum. Her anın kendine has, eşsiz ve biricik olduğunun farkındayım. Geçmiş geçmişte kalmıyor içimizde yaşıyor ve bugüne de etkisi oluyor.
Arkadaşım Oskiyan’ın babası Direkçibaşı’nda bakkaldı. Ona da akrabalık belirten “amca” sözcüğü ile hitap ederdik: “Arakil amca”. Saatlerce konuşurduk. Belki oğlu ile o kadar sohbet etmemiştir. Dönem Ecevit’in yükseldiği 1970’li yıllardı. Daha silahlı saldırılar başlamamıştı; sokaklar güvenliydi. O da Ecevit’i destekleyenlerdendi. Almanya’da uzun yıllar işçilik yapmıştı. İşçinin, emekçinin hakları olduğunu orada öğrenmişti. Yoksa yaşadığı Kastamonu’da rençperlik yapan biriymiş. Almanya’da maden ocaklarında zorlu koşullarda çalışması, sendikalı olması ona hayatın farklı yönlerini göstermiş. Çocuklarından eşinden uzak, zorlu bir hayat yaşamış. Hayata karşı neşeliydi. Hayat neşesini elinden almamıştı. Ya da o zorluklara rağmen mutlu olabilecek şeyleri sürdürmüştü, bulmuştu. Hayata, siyasete dair konuşurduk. Pek tartıştığımızı hatırlamıyorum. Sadece “ama şöyle bir durum da var” diye itirazlarımı dillendirdiğim geliyor aklıma. O zamanlar o kadar öfkeli olmadığımı hatırladım birden. Daha sakin, anlayışlı. “ o da olabilir” modundaydım. Sonra düşüncelerimiz katılaştı, hayatın her alanında kutuplaşmanın getirdiği sonuçları yaşamaya başladık. Beklentiler, umutlar, çaresizlikler, yokluklar, yoksunluklar öfkeli hale getirdi bizleri. Son yirmi yılda da bu öfkeli haller giderek artmaya başladı. Herkes her an öfkesini kusmaya hazır durumda.
Nedense arkadaşlarımın babalarıyla da samimi olmuştum. Onlar da benimle sohbet etmeyi severlerdi. Belki de çocuklarının arkadaşları nasıl biri? Bunu öğrenmek için de olabilirdi. Bunlardan biri de Nuri’nin babası “Kürt Memet”di. Çemişgezek’li olduğundan “Kürt Memet” derlerdi. Ben “Memet amca” diye hitap ederdim. Tramvay hattında vatmanlık yapardı. İETT çalışanıydı yani. Tramvaylar kalkınca otobüslerde biletçi olmuştu. İş değişikliği onu mutsuz etmişti. Bu durum ona statü düşüklüğü gibi gelmişti. Eskiden vatman olan Memet amca otobüslerde biletçi olmayı kabullenmemişti. İş, statü değişikliklerinin insanlarda etkisinin ne olduğunu yaşayarak öğrendim. Emekli olduktan sonra rahatlamıştı, benim liseye gittiğim yıllardı. Saatlerce sohbet ederdik onunla. Çakmak çakmaktı gözleri, kaşlarını çatardı, sert adamdı. Bizim Nebi hocanın bazı arkadaşlarım için dediği gibi “duruşu olan bir insandı.” Beni severdi, fikrimi dikkate alırdı. Ben yaşımdan büyük insanlarla sohbet etmeyi küçük yaşımdan itibaren severim. Belki de gazeteciliğe adım atmamda bu özelliğimin payı olmuştur. Şimdi biz de onların yaşlarına geldik de geçiyoruz.
Her taşınma farklı toplumsal rol ve statü değişikliğini de getirdi. İstanbul’un merkezinden -Tatavla- adım adım çevresine geçtim. Mahalle kültüründen, tek odalı evlerden apartmanlara, sitelere doğru bir yöneliş oldu hayatımda. Türkiye’nin dönüşümünü mikro hayatımda bizzat yaşadım.
Bu dönüşümün farklı etkileri de oldu. Örneğin mahalle kültüründen uzaklaştıkça esnafın, komşularımızın adlarını bilemez olduk. Zincir marketler, alış-veriş merkezleri açıldı; bakkallar, kasaplar tek tek kapanmaya başladı. Toplumsal hayatımız yavaş yavaş dönüştü, ellerimizin arasında kayıp gitti bazı şeyler. Bunların ne olduğunu zamanla fark ettik.
Ben esnaf çocuğu olduğumdan -babam 1950’li yıllardan itibaren mobilya cila işleri yapan ilk Türk kökenli ustalardandır- esnafla konuşmayı severim. Esnaf, haftalık yaşar. Alacağını alır, borcunu kapatır. Ben uzun yıllar memurluk yaptım. Memurlar aylık yaşar. Berberler, şoförler ise günlük…
Mesela Dolapdere’de Nalbur Naci, Sait ve Muharrem vardı onlardan veresiye alırdık tineri, boyayı, zımparayı, üstüpüyü, işte kullanılacak ne varsa. Babam üç nalburdan da alış-veriş yapardı. Cumartesi günü borçlar kapatılırdı. Bazen bir hafta ertelendiği de olabilirdi. Karşılıklı anlayış vardı esnafta, birbirlerini tanırlar, güvenirlerdi.
Babamın 1960’ların başında açtığı dükkânın yanında İstefo usta’nın işyeri vardı. Otomobillerin bakım ve onarımını yapardı. İstanbul çapında bilinen bir ustaydı. Bir de sevimli köpeği Reks vardı. Uysaldı, havlamazdı. Ama onun asıl ünü Jeep’i nedeniyleydi. Yeşilçam’ın 1960’lı, 1970’li yıllardaki filmlerde yer alan jeep onundu. Jeepi filmlerin gizli bir figüranıydı.
Istefo ustanın karşısında kardeşim Engin’in de bir süre çıraklığını yaptığı, benim de babamın da uzun yıllar tıraş olduğu Berber Memet ustanın dükkânı vardı. O da Ecevitçi’ydi. Sohbeti hoştu. Okuyan insanları severdi, saygı gösterirdi. Zaman zaman “Ne olacak memleketin hali” diyerek durumlar hakkında ne düşündüğümüzü merak ederdi.
Birden farklı insanlar ve anılar geldi aklıma. İnsan taşınırken geçmişteki anılarına da gidiyor, o dönemdeki insanları hatırlıyor. Çoğu şimdi yok! Taşınırken olaylar, insanlar, anılar da beraber geliyor ya da insanın zihninde yeniden canlanıyor, hayat buluyor. Anılar… “Bu akşam içimde hüzün var //gözümde canlandı anılar… ”
Ataköy’de yaşarken de birkaç esnafla tanıştım. Biri Berber Bora. Sıcakkanlı, sohbeti seven, güler yüzlü biri… Diğeri son dört yıldır her sabah işe giderken selamlaştığım Sevimli Marketin sahibi Mahmut Bey. Aslında büfe ama nedense market denilmiş. Moda deyimle “cafcaflı olması için mi?” Ona mutlaka “Günaydın, hayırlı işler” ya da “merhaba, kolay gelsin” demeden yanından geçmedim hiç. O da güler yüzle karşılık verirdi. Güne selamlaşmayla başlamak bana her zaman iyi geldi, kendimi daha iyi hissettim. Selamlaşmak karşılıklı var oluşun karşılıklı onaylanmasıdır. Selamlaşmak “sen varsın, yaşıyorsun, ben varım, yaşıyorum, biz varız, yaşıyoruz, şu anda, buradayız.” demektir..
Ataköy’den ayrılırken ona da veda ettim. Konuşma üslubundan Mardinli olduğunu tahmin ediyordum meğer Kağızmanlı imiş.
Ataköy’de tek ya da birkaç bloktan oluşan yerlerde yaşadım. Komşuluk ilişkilerimiz sınırlıydı. TRT lojmanlarında bile yakın, tanıdık arkadaşlarımızla ayda bir defa belki birbirimize gidip geldik. Bazı arkadaşlarla ortak etkinlikler yaptık. Ahmet Şahin ve eşi Nimet Hanım ile Ufuk hanımın kulakları çınlasın. Bir insan bile her şeyi değiştirebiliyor. Bunu Ahmet’ten biliyorum. Hafta sonralı birlikte pikniğe giderdik o Ayvalık’a yerleşince toplanamaz olduk. Şimdi sadece WhatsApp’ta bir gurubumuz var, yazışıyoruz. Ancak bu yüz yüze iletişimin yarattığı sıcaklığı hissettirmiyor. Son yıllarda yaşadıklarımız insanların daha içe dönmesine yol açtı, benim de giderek içe döndüğüm anlar oluyor.
Ataköy’den taşınma süreci iki gün sürdü. Yıllar içinde oluşturduğum kitaplığım kütüphaneye dönüştü. Onlar benim çocukluğumun, gençliğimin, yetişkinliğimin, yaşlılığımın tanığı… En çok zorluğu da kitaplarımın düzenlenmesinde çektim. Taşınma süresinde önce beş gün daha sonra da dört gün izin aldım ama işler tamamlanmadı. Evdeki göçebelik hali sürüyor. Ben alışığım böyle durumlara. Eşim de biraz öyle. Burada kendime ait bir oda var, kitaplarımla baş başayım. Çalışma masamın başındayım. Kitaplarımın yerleşmesi biraz daha zaman alacak.
İnsanın yeni taşındığı yerde dostunun olması büyük bir avantaj. TRT’den dostum Recep de burada. O, sağ olsun, ilk andan itibaren her an bizle ilgilendi. İnsan en çok böyle durumlarda çayı arıyor. Recep, sağ olsun, Hızır gibi yetişti. İnci hanım da bu sitede yaşıyor. O da taşınma sürecinin başından itibaren eşime yardımcı oldu. Okuyucuların bir kısmının tanıdığı radyonun efsanevi çalışanlarından efektör Korkmaz Çakar ağabeyim de bu sitede. Onunla karşılaşmadım daha. Biraz daha yerleşeyim telefonla ararım.
Eskiden her biri on üç katlı dört bloktan oluşan yaklaşık 260 dairenin yer aldığı bir sitede yaşıyorduk. Yani binalar yüksekti. Ben TRT Lojmanları hariç hep on ya da on ikinci katlarda yaşadım. Burada zemine daha yakın oturuyorum. Odamın tam karşısında bir çam ağacı var, dallarını bana uzatacak gibi. Belki de onun da “merhabası” böyle. Kendisiyle tanışmadım, bakışıyoruz sürekli, o beni izliyor ben de onu…
Ataköy’de sitenin girişinde güvenlik görevlilerinin nöbet tuttuğu portatif bekçi kulübesi; blokların ortasında geniş bir alanda açık otopark vardı. Ayrıca az sayıda aracın yer aldığı ve kapalı otoparkı bulunuyordu. Güvenlik görevlileri ile aramız iyiydi, zaman zaman sohbet ederdik. En çok konuştuğum Naci Bey’di. İşini severek, özenle yapardı.
Burada da girişte portatif güvenlik kulübesi var. Her sitede olduğu gibi. Bu sitenin farkı daha büyük bir alanı kaplaması ve her biri 7 katlı 26 bloktan oluşan toplam 520 daire olması. Adeta bir köy nüfusuna sahip, çevredeki diğer siteler gibi. Kocaman bir site ama havuzu, kapalı otoparkı yok. Açık otopark olduğundan kim önce gelirse oraya otomobilini bırakıyor. Bizim otomobilimiz olmadığından şimdilik park sorunu da yaşamıyoruz.
Ataköy’e günün her saatinde kentin her yerinden ulaşmak mümkündü. Buraya öyle değil, sınırlılıklar var. Ataköy’de yoğun insan kalabalığı vardı, burada tam tersi, sayfiye yeri gibi. Daha sakin, orada dışarıdan sesler, gürültüler gelirdi. Burada dinginliği yaşıyorum. Havası da Ataköy’e göre daha temiz.
Orada yüksek katlı, plansız büyüyen grinin baskın olduğu bir kentin insan ruhunda yarattığı sıkıntıyı hissederek gidip geliyordum. Burada insan az katlı, pek bozulmamış -tepeler hariç- yeşilin farklı tonlarının hâkim olduğu ortamda sakinliği yaşıyorum. Betonun ruhumda yarattığı hissi yeni yeni atmaya çalışıyorum. Tepeden İstanbul daha güzel görünüyor. Şair boşuna dememiş “sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!…” diye. Ben gelip-giderken bakıyorum. Yeşilin nasıl griye döndüğünü daha çok fark ediyorum. Çocukluğumun geçtiği yerlerde de fazla yeşil yoktu. Burada hem yeşile doyacağım hem de boğazın mavisine…
Geçenlerde Mahşer’in Dört Atlısından Engin hariç Rumeli Kavağı’nda yemek yedik. Bizim buradan orası otomobil ile on dakika. Mahalle kültürünün devam ettiği bambaşka İstanbul var orada. Sıcak ortam, ilişkiler. 1960’lı yıllarımı anımsadım, mutlu oldum. Zaman zaman kaçacak bir alanımız oldu şimdi. Eskiden yılda bir iki defa geldiğimiz yer; uğrak mekânımız olacak. Boğaza başka bir gözle bakacağım. Yeni rutinler, yeni alışkanlıklar edineceğim. Yeni dostlar, arkadaşlar da belki…
En çok zorluğu ulaşımda yaşayacağım. Sabah işe gidip gelmem biraz zaman alacak. Eskiden 20 dakikada Halıcıoğlu’na geliyordum. Oradan da yaklaşık yirmi dakikada servis ile okula geliyordum. Şimdi Hacı Osman’a gitmen gerekiyor oradan da 50 H’ye binmem. 50 H avantajlı. Çünkü tam okulun önünde bırakıyor.
Buradaki en büyük zorluk tepede olduğumuzdan yokuş aşağı inmek ya da yokuş yukarı çıkmak. Ataköy’de düzayaktı her yer. Ben alışmıştım. Alış veriş mi yapacağım Atrium’da iki market vardı: Migros ve Onur. Ya da evimizin oradan üç yüz dört yüz metre yürüyünce bu yıl açılan File Market’e gitmek kolaydı. Şirinevler’e geçicince işler daha kolaydı.
Burada da birkaç zincir marketlere ait mağazalar var. Ancak orada elime çok fazla poşet almak mümkün iken –düz yol olduğundan- burada poşet sayısını azaltmam gerekiyor. Ya da halter çalışmaları yapıp kas geliştirmem. Pazar çantası nedense öncelikli olarak aklıma gelmedi. O da olabilir. Ama zemin düz değil, eğri büğrü burada. Ben bir haftalık alış-verişi bir kerede yapmayı severim. Babadan da öyle gördük ondan belki de. “Kıtlık bilincinin etkisi belki de. “Ne olur ne olmaz”. Ama burada eski koşullara göre davranmam mümkün değil. Yeni koşullara hızlıca uyum sağlamam gerekecek.
Taşınma ile gündelik rutinlerim de değişmeye başladı. Olsun. Geçen gün yolda gelirken 90 sayfalık bir kitabı tamamladım. Gözlerim biraz yorulsa da hoşuma gitti.
Ataköy’de ulaşım olanakları daha kolaydı. Beş-altı dakikada bir Şirinevler/Ataköy metrobüs istasyonundan otobüs geçiyordu. Tıklım tıklım olsa da konserve gibi gitsek de alışmıştım bu duruma. Burada her an otobüs yok. Yirmi dakikada bir. Bazıları iki saatte bir geliyor. Birinden inip öbürüne bineceğimden hızlı hareket etmem gerekiyor. Anlık gecikmeler otobüs seferlerini kaçırmama, işe geç gitmeme yol açabilir. O nedenle biraz daha az uyuyacağım, biraz daha erken kalkacağım.
Hacıosman’dan metroya binip Mecidiyeköy’de inip yeniden Alibeyköy yönüne giden metroya da binebilirim. Ama bu en az bir saatime mal olabilir. Üstelik Alibeyköy metrosundan indikten sonra da on-on beş dakika yürümem gerekecek. Haaa, bugünlerde Mecidiyeköy metro istasyonunda çalışmalar var. Birkaç ay daha onu kullanamam. O zaman Nurtepe’ye giden otobüsü tercih etmem gerekecek o da yarım saat sürüyor. Sonra oradan da yeniden metroya binmem 3-4 dakika. Sen de yoruldun değil mi okuyucu bu çetrefilli durumdan. En iyi seçenek 50 H. Bu kesin.
İnsan zaman zaman hayatında seçenekleri değerlendirir, tercihlerini ortaya koyar; bazen bilinçli bazen bilinçsiz. Ben de öyle yapıyorum. Tercihler her zaman önemli. Hangi yolu seçerseniz ne getirir hesaplamak gerekiyor. “Bana faydası ne?” diye düşünüyorum. Çıkarı değil!
Eylül kapıda. Ben bir vedayı yaşıyorum. Yeni evime tam alışamadım. Ayrı odam var, arkadaşlarım dostlarımla birlikte olacağım. Seferihisar dışında kalmak istediğim ya da kalmak durumunda olduğum bir yerdeyim. Veda ile başlayan yeni bir hayat, öznesi de olacağım yeni hikâyeler beni bekliyor!
