Kız çocuklarına neden önce anne olmayı öğretiyoruz? Oyuncak bebekler, doğum ve kadınlığın sessiz senaryosu

Buse GÜLİN

Beni oldukça rahatsız eden bir oyuncak türünden bahsetmek istiyorum: Hamile Barbie olarak bilinen oyuncak bebekler ve son dönemde dikkat çeken, jel dolgulu doğum deneyimi sunan My Mini Mom & Baby Surprise Doll modeli.

İlk bakışta sıradan bir oyuncak bebek gibi görünüyor. Ancak karnındaki parça çıkarıldığında, içerisinde küçük bir bebek bulunan, amniyon kesesini andıran jel dolu bir yapı ortaya çıkıyor. Çocuk bu keseyi açarak bebeği dışarı çıkarabiliyor ve böylece oyuncak üzerinden bir doğum sahnesi canlandırılıyor. Üstelik doğum tamamlandığında, bebeğin annesi olan oyuncak yeniden düz bir karna kavuşabiliyor.

Bu oyuncağı gördüğümde aklıma gelen ilk soru, doğumun çocuklara nasıl anlatılması gerektiği değildi çünkü hamilelik ve doğum, insan yaşamının doğal süreçleridir ve çocukların bunlar hakkında yaşlarına uygun bilgiler edinmesinde başlı başına yanlış bir durum yoktur. Beni düşündüren, bu biyolojik sürecin neden özellikle kız çocuklarının oyun dünyasında bu kadar merkezi bir yer bulabildiğiydi.

Cümlelerim bizi bu noktaya getirdikten sonra okuyucularıma ilk sorumu yönelterek başlamak istiyorum:

Biz kız çocuklarına dünyayı keşfetmeyi mi öğretiyoruz, yoksa dünyaya yeni insanlar getirmeyi onların gelecekteki görevlerinden biri olarak mı sunuyoruz?

Bu sorunun cevabını ararken oyuncakları yalnızca çocukların eğlenmek için kullandıkları nesneler olarak görmememiz gerekiyor çünkü oyun, çocukların çevrelerindeki dünyayı tanıdıkları, yetişkinlerin davranışlarını taklit ettikleri ve toplumsal ilişkileri anlamlandırmaya başladıkları önemli alanlardan biridir.

Bir çocuk oyuncak mutfağında yemek hazırlarken yalnızca yemek yapmayı öğrenmez; çevresinde gördüğü gündelik yaşamı yeniden canlandırır. Benzer şekilde oyuncak bebeğini beslediğinde, uyuttuğunda veya ona bakım verdiğinde de yetişkinlerin üstlendiği sorumlulukları oyun aracılığıyla deneyimleyebilir. Dolayısıyla mesele çocukların bu davranışları taklit etmesi değildir. Asıl üzerinde durmamız gereken, hangi davranışların hangi çocuklara daha sık sunulduğudur çünkü oyuncakların toplumsal anlamları her zaman eşit biçimde dağıtılmaz.

Bir çocuğa arabalar, uzay araçları, bilim setleri ve inşa oyuncakları sunulurken diğerine bebekler, mutfak eşyaları ve bakım gerektiren oyuncaklar sunulması, zamanla farklı ilgi alanlarının belirli cinsiyetlerle ilişkilendirilmesine katkıda bulunabilir. Bu ayrımın kendisi, bir çocuğun geleceğini tek başına belirlemez. Ancak sürekli tekrarlandığında, bazı davranışların daha doğal, bazı rollerin ise daha beklenir görünmesine neden olabilir. İşte burada oyuncak, yalnızca eğlence amacıyla üretilmiş bir nesne olmaktan çıkarak toplumsal beklentilerin aktarılabildiği araçlardan birine dönüşür.

Simone de Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet adlı eserinde geliştirdiği düşünceler, bu durumu anlamak açısından önemli bir başlangıç noktası sunar. Beauvoir, kadınlığın yalnızca biyolojik özelliklerle açıklanamayacağını; kadın olmanın toplumsal beklentiler, eğitim ve yetiştirilme süreçleriyle de şekillendiğini ortaya koyar. Bu yaklaşım üzerinden düşündüğümüzde, kız çocuklarına sunulan oyuncakların neden önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz çünkü bir kız çocuğunun biyolojik olarak ileride hamile kalabilme ihtimaline sahip olması, anneliğin onun için zorunlu veya öncelikli bir yaşam amacı olduğu anlamına gelmez.

Bir bedene ait biyolojik imkân, o bedenin sahibine yüklenen toplumsal bir göreve dönüşmek zorunda değildir.

Fakat kadınlık ile annelik sürekli yan yana getirildiğinde, bu iki kavram arasındaki sınır zamanla belirsizleşebilir. Böylece anne olmak, bireyin hayatında verebileceği kararlardan biri olarak değil, kadın olmanın doğal devamıymış gibi algılanabilir.

Antropolog Sherry Ortner’ın kadınların doğayla, erkeklerin ise kültürle ilişkilendirilmesini sorguladığı çalışması da bu noktada dikkat çekicidir. Ortner, kadın bedeninin üreme kapasitesi üzerinden kurulan kültürel anlamları tartışırken, biyolojik farklılıkların toplumsal konumları açıklamak için nasıl kullanılabildiğini incelememize yardımcı olur. Bu düşünceyi oyuncaklar üzerinden ele aldığımızda, hamile bir oyuncak bebeğin yalnızca biyolojik bir süreci temsil etmediğini; sunuluş biçimine göre kadınlık hakkında belirli beklentileri de yeniden üretebileceğini görebiliriz. Ancak burada önemli bir ayrımı korumak istiyorum.

Annelik eleştirilmesi gereken bir deneyim değildir. Eleştirilmesi gereken, anneliğin kadınlara ait kaçınılmaz bir sorumluluk gibi sunulmasıdır.

Çünkü anne olmayı isteyen, bu deneyimi hayatının en anlamlı parçalarından biri olarak gören kadınlar kadar, anne olmak istemeyen veya yaşamını farklı tercihler etrafında kuran kadınlar da vardır. Kadınlığın bu farklı deneyimlerin tamamını kapsayabilmesi gerekirken, onu yalnızca doğurganlık ve bakım verme üzerinden tanımlamak, bireyin sahip olduğu diğer imkânları arka plana itebilir. Bu nedenle oyuncak bebeklerle ilgili tartışmayı çocukların anneliği öğrenmesine karşı çıkmak şeklinde değerlendirmiyorum. Bence sorun, anneliğin neden bu kadar erken yaşta ve çoğunlukla kız çocuklarıyla ilişkilendirilen bir oyun senaryosu hâline getirildiğidir. Üstelik söz konusu oyuncağın başka bir ayrıntısı da dikkatimi çekiyor. Bebek eklentisi annenin karnından çıkartıldığı an, annenin karnı yeniden düz bir görünüme kavuşabiliyor. Bu tasarımın üretim açısından pratik bir amacı olabilir. Ancak oyuncakların yalnızca nasıl kullanıldığına değil, hangi görüntüleri normalleştirebildiğine de bakmamız gerektiğini düşünüyorum çünkü hamilelik, doğum ve doğum sonrası iyileşme, insan bedeninde birbirinden farklı değişimlerin yaşandığı süreçlerdir. Doğumdan hemen sonra hiçbir şey yaşanmamış gibi eski görünümüne dönen bir beden tasviri ise bu karmaşıklığı ortadan kaldırır. Böylece oyuncak, bir yandan doğumu son derece somut biçimde canlandırırken diğer yandan doğumun kadın bedeni üzerindeki etkilerini neredeyse görünmez hâle getirir.

Burada düşündürücü bir çelişki de ortaya çıkıyor: Kadının doğurması görünür kılınırken, doğumdan sonraki bedensel deneyimi neden bu kadar kolay silinebiliyor?

Elbette tek bir oyuncaktan hareketle üreticinin bütün bunları bilinçli olarak amaçladığını söyleyemeyiz. Aynı şekilde bu oyuncakla oynayan her çocuğun anneliği zorunlu bir görev olarak benimseyeceğini ileri sürmek de bilimsel açıdan doğru olmaz. Ancak kültürel eleştiri, yalnızca bir ürünün üreticisinin niyetini araştırmakla sınırlı değildir. Ürünün hangi toplumsal beklentiler içerisinde anlam kazandığını sorgulamak da bu eleştirinin parçasıdır. Bu nedenle asıl sorumuz, bir çocuğun doğum sürecini oyuncak üzerinden öğrenip öğrenemeyeceği olmamalı.

Tam burada konuyu daha da açıklığa kavuşturabilmek için olayın özünü hedef alan diğer sorularımı yöneltmek istiyorum: 

Neden bakım vermek, çocuk büyütmek ve aile kurmak gibi deneyimleri kız çocuklarına ait oyunlarla ilişkilendirmeye daha yatkınız? ve Erkek çocuklarının da aynı bakım sorumluluklarını oyun yoluyla deneyimlemesini neden eşit ölçüde teşvik etmiyoruz?

Çünkü çocuk yetiştirmek yalnızca bir kadının sorumluluğu değildir. Bakım vermek, sevgi göstermek ve başka bir insanın ihtiyaçlarını karşılamak, cinsiyetten bağımsız olarak öğrenilebilecek insani becerilerdir. Bu becerileri yalnızca kız çocuklarıyla ilişkilendirdiğimizde ise yetişkinlikte eşit biçimde paylaşılması gereken sorumlulukların temellerini daha çocuklukta ayrıştırmaya başlayabiliriz. Bunun sonucunda erkek çocukları için dünya daha çok keşfedilecek, değiştirilecek veya yönetilecek bir alan olarak sunulurken kız çocukları için başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik roller öne çıkarılabilir. Elbette bu, bütün çocukların aynı şekilde yetiştirildiği anlamına gelmez fakat toplumsal cinsiyet kalıplarının oyuncaklar aracılığıyla nasıl yeniden üretilebildiğini sorgulamak için önemli bir örnektir.

Bence burada yetişkinler olarak kendimize sormamız gereken başka bir soru daha var:

Bir kız çocuğunun geleceğini hayal ederken neden onun kim olabileceğinden önce, kimin annesi olabileceğini düşünmeye bu kadar alışkınız?

Çünkü bir çocuk büyüdüğünde bilim insanı, sanatçı, akademisyen, mühendis veya bambaşka bir mesleğin temsilcisi olabilir. Anne olmayı da seçebilir fakat bu ihtimallerin hiçbiri, diğerinin ön koşulu veya doğal sonucu değildir. Çocukluk ise bütün bu ihtimallerin henüz açık olduğu bir dönemdir. Bu nedenle çocuklara sunulan oyun dünyasının da onların geleceğini daraltmak yerine genişletmesi gerektiğine inanıyorum.

Bir kız çocuğu oyuncak bebeğine bakmak istiyorsa bakabilmeli. Doğumun nasıl gerçekleştiğini merak ediyorsa öğrenebilmeli. Ancak aynı çocuk, anne olmayı istemediğinde de kendisini eksik hissetmeyeceği bir dünyada büyüyebilmeli çünkü mesele çocukları annelik düşüncesinden uzaklaştırmak değil, anneliği kadın olmanın zorunlu bir karşılığı olmaktan çıkarabilmektir. Bugün bu oyuncak üzerinden yaptığım eleştirinin merkezinde de tam olarak bu düşünce bulunuyor.

Bir kız çocuğuna doğumu öğretmekle, onun geleceğini doğurganlık üzerinden tanımlamak aynı şey değildir fakat bu ayrımı korumak istiyorsak, çocuklara sunduğumuz nesnelerin ve hikâyelerin hangi toplumsal beklentileri taşıdığını da sorgulamamız gerekiyor çünkü oyuncaklar çocuklara yalnızca bugün nasıl oynayabileceklerini göstermez. Bazen yarın kendilerinden neler bekleneceğine ilişkin ilk fikirleri de sunar.

Ve ben, bir kız çocuğunun eline verilen oyuncağın ona öncelikle bir başkasının annesi olmayı değil, kendi hayatının öznesi olabilmeyi hatırlatması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü kız çocukları dünyaya yalnızca yeni hayatlar getirebilmek için gelmez. Her şeyden önce, kendilerine ait bir hayat yaşayabilmek için gelirler.