Kemal ASLAN
Sel felaketi bize büyük çaresizliğimizi, yalnızlığımızı gösterdi. Kamu gücü bu süreçte vatandaşa kendini gösteremedi. Ne itfaiye ne belediyenin farklı birimleri iş başındaydı. İnsan yaşadığı yerde can ve mal güvenliğinin olduğu varsayımıyla varlığını sürdürür. Bu insana güvenli bir ortamda yaşadığı duygusu yaratır. Tersi durum insanı sürekli tetikte tutar, kaygılı, endişeli olmasına yol açar. Geçen hafta yaşanan sel felaketinin çoğu insanda böyle bir durum yaratması olağan. Olağan olmayan merkezi ve yerel yönetimin böyle bir olayda çaresiz kalması ve vatandaşlar da “başıma bir şey gelse bana sahip çıkacak kimse yok” anlayışının filizlenmesine neden olur.
Sel felaketi afet durumlarında kriz yönetimi ve iletişimin yeterli düzeyde olmadığını ortaya koydu. Kar ve depreme karşı gecikmeli de olsa yerel yönetimlerin ve merkezi yönetimin refleks gösterdiği yaşanan olaylarda biliniyor. Ancak sel felaketi konusunda yeterli çalışmalar olmadığı söylenebilir.
Her krize öncesi, anı ve sonrası olarak üç düzeyde müdahale yapılmaktadır. Sel felaketinde öncesi ve anı konusunda yeterli çalışma yapılmadığı yaşanan olaylarla ortaya çıkmıştır. Ancak sonrasında kamu gücü ve kaynakları müdahale etmiştir. Sonrası aşamasında böyle durumların yaşanabileceği dikkate alınarak kısa, orta ve uzun vadede nelerin yapılması gerektiği, yapılanların nerelerde eksik kaldığı gibi konular üzerinde durularak bir sonraki krize hazırlık olacak çalışmalarla ilgili veriler oluşturulur. Çağdaş yönetimler, bu tür durumlardan ders çıkarır.
Bu yazının temel konusu kriz yönetiminde dijital olanakların neden kullanılmadığı? Yönetimler daha çok radyo ve televizyon gibi araçlar üzerinden kamuoyunu bilgilendirme yolunu tercih etmektedir. Oysa anlık gelişmelerin olduğu kriz durumlarında enformasyonu da anlık olarak iletecek mekanizmaların devreye sokulması gerekir. Dijital olanakların yaygın olduğu bu süreçte sosyal medyadan yararlanılmaması büyük bir eksikliktir.
Yazının oluşma nedeni de anlık gelişmelere uygun sosyal medya kriz durumlarında nasıl kullanılmalı ya da ne yapılmalı sorusudur. Çünkü geçen hafta yaşanan sel felaketinde sosyal medya sel anında pek kullanılmamıştır. İnsanlar yaşadıkları sorunla baş başa bırakılmıştır. Bu terk edilmişlik, sahipsizlik duygusuna yol açmıştır. Çok farklı etkinliklerini SMS yoluyla duyuran yerel yönetimler sel felaketinde herhangi bir enformasyon üretmemiştir. Halbuki böylesi kriz durumunda teknolojik olanaklar çerçevesinde 10-15 dakikada bir enformasyon üretimi gerçekleştirilmelidir. Bence Valilik, belediyeler kriz durumunda vatandaşa 15-20 dakikada farklı enformasyon iletebilecek metin yazarlarını ya da habercileri bünyelerinde toplamalıdır. Bunlar geçici olarak bir araya getirilen kişiler olabilir. Yani kriz süresine (kriz öncesinde, krizin sona erdiği ana kadar) kurulan merkezde görev yapmalıdır. Benzeri durumu 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremde de yaşadık. O dönemde de geleneksel anlayışla davranıldı. Halbuki böyle durumlarda sürekli basın bülteni, basın açıklaması gibi içerikleri oluşturacak bir ekip olmalıydı. Eğer böyle olsaydı kamuoyunun enformasyon ihtiyacı da karşılanmış olurdu. Ancak o depremden de kriz iletişimi açısından ders alın(a)madığı söylenebilir.
Sadece SMS değil telefon operatörleri ile bu tür durumlarda bağlantı kurarak vatandaşlara acil durumla ilgili süreç hakkında enformasyon aktarılabilirdi. Batı ülkelerinde böyle durumlarda mobil telefonlar üzerinde mesajlar gönderiliyor. Bizde de telefon alt yapısı güçlü neden böyle bir olanaktan yararlanılmıyor ki?
Aslında günümüzde herkesi (yaş, cinsiyet, meslek, vb.) etkileyen böle bir durumda kriz iletişiminde de bütünleşik bir iletişim yürütülmelidir. Her olanak kullanılmalıdır. 15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında camilerden da anons yapılmıştı. Sel ile ilgili de Diyanet İşleri Başkanlığı ya da İl Müftülükleri ile bağlantıya geçerek duraklarda ya da yollarda ne olduğunu bilmeyen vatandaşlara bu tür anonslara bilgi verilebilirdi. Kriz iletişimi ve yönetimi açısından her kurumun olanağının nasıl kullanılabileceği dikkate alınmalıdır. Karşı karşıya olunan durumun boyutları da bunu zorunlu kılmaktadır. Ancak son olayda bu yapıl(a)mamıştır.
Üstelik yerel yönetimler kaç kişinin dışarıda olduğunu dijital gözetim ile bilmektedir. İETT kartı verileriyle, kimin nerede ve hangi ulaşım aracını (metro, metrobüs, vapur vb.) kullandığı bilinmektedir. Hangi saatlerde bu yoğunluğun olduğu da son birkaç yılın aynı dönemleri karşılaştırılarak ortaya konulabilir. Bu verilerden kaç milyon insanın dışarıda olduğu, eve dönmek için çaba harcadığı hatta nerelerde olduğu da tahmin edilebilir. AKOM kameralarla ana yolları gözetlemektedir. Bu yollardaki durum mobil telefonlara operatörler aracılığıyla aktarılabilir. Benzeri durum İl Emniyet Müdürlüğü’nün İstanbul’da sahip olduğu 15 bin civarındaki Kent Güvenlik Yönetim Sistemi kameraları ile de saptanabilirdi. Anlık mesajlarda nerede ne olduğu vatandaşa aktarılır o gün yaşanan zorluklar hafifletilebilirdi. Bu tür kriz durumlarında bütünleşik iletişim çerçevesinde her olanaktan yararlanılması kaçınılmazdır. O nedenle yerel ve merkezi yönetimler yeni bir paradigma çerçevesinde eski alışkanlıklarını, ataletlerini geride bırakmalıdır. Artık kriz iletişiminde dijital olanaklar ve sosyal medyadan etkin yararlanma zamanı! Kamu otoritesi hantal yapılardan daha esnek, hızlı, etkin verimli sonuçlar alan bir yapılandırmaya geçmelidir.
