İnsan neden kıyameti bekler? Felaket kehanetleri, kurtuluş arzusu ve dünyanın sonunu hayal etmek

Buse GÜLİN

İnsanlık tarihinin en ilginç çelişkilerinden biri üzerine düşünmek istiyorum bugün.

İnsan, yaşamını sürdürebilmek için mücadele eden bir varlık. Kendisine evler inşa ediyor, hastalıklardan korunmaya çalışıyor, geleceğini planlıyor ve ölüm düşüncesiyle baş edebilmek için türlü anlamlar üretiyor. Kısacası, varlığını devam ettirebilmek adına elinden geleni yapıyor fakat aynı insan, binlerce yıldır dünyanın sona ereceği günü de hayal ediyor. Üstelik bu hayal her zaman korkuyla şekillenmiyor. Bazı dinî anlatılarda kıyamet, büyük bir yıkımın yanı sıra adaletin sağlanacağı, acıların son bulacağı ve yeni bir düzenin kurulacağı zaman olarak tasvir ediliyor. Burada dikkatimi çeken bir çelişki var.

İnsan, varlığını sürdürmek için bu kadar çabalarken neden bazen içinde yaşadığı dünyanın sona ermesini bekliyor?

Bu sorunun cevabını ararken öncelikle kıyamet kavramını yalnızca felaketle ilişkilendirme alışkanlığımızı sorgulamamız gerekiyor. Çünkü gündelik dilde dünyanın yok oluşunu çağrıştıran bu kavram, farklı dinî geleneklerde birbirinden farklı anlamlar taşıyor. Örneğin Hristiyanlığın Vahiy Kitabı’nda yıkım, yargılama ve kozmik mücadele anlatılarının ardından yeni bir gök ve yeni bir yeryüzü tasvir edilir. Metnin son bölümlerinde ölümün, yasın ve acının ortadan kalkacağı bir varoluş düzeninden söz edilir. Dolayısıyla burada dünyanın sonu, yalnızca yaşamın ortadan kalkması anlamına gelmez. Aynı zamanda mevcut dünyanın eksikliklerinden arındırılmış başka bir düzenin başlangıcı olarak da anlam kazanır. Bu ayrım önemli çünkü kıyamet anlatılarının neden kimi insanlar için korkunun yanında umut da taşıyabildiğini anlamamızı sağlar. Eğer mevcut dünya acının, eşitsizliğin ve adaletsizliğin yaşandığı bir yerse, onun sona ermesi düşüncesi bazı inanç sistemlerinde bütün bunların da son bulacağı beklentisiyle birleşebilir. Böylece insan, yıkımın kendisini değil, yıkımdan sonra gerçekleşeceğine inandığı değişimi arzulayabilir. Ancak bu düşünceyi yalnızca dinî metinlerin içinde bırakmak eksik olur çünkü dünyanın köklü biçimde değişeceğine ilişkin beklentiler, tarih boyunca toplumsal hareketlerin de önemli bir parçası olmuştur.

Antropolog Peter Worsley’nin 1957 yılında yayımlanan The Trumpet Shall Sound adlı çalışması, bu ilişkinin anlaşılması açısından dikkat çekicidir. Worsley, Melanezya’daki çeşitli dinî ve toplumsal hareketleri incelerken milenyarist beklentilerin sömürgecilik, eşitsizlik ve toplumsal dönüşümle kurduğu ilişkiler üzerinde durur. Milenyarizm, farklı biçimleri bulunmakla birlikte, mevcut düzenin köklü biçimde değişeceği ve yeni bir çağın başlayacağı inancıyla ilişkilidir. Bu nedenle her milenyarist hareketin dünyanın fiziksel olarak yok olmasını beklediğini söylemek doğru değildir. 

Worsley’nin incelediği bazı hareketlerde de beklenen değişim yalnızca dinsel bir kurtuluşla sınırlı değildir. Ataların geri döneceğine, maddi bolluğun geleceğine veya mevcut güç ilişkilerinin tersine döneceğine ilişkin beklentiler, insanların içinde yaşadıkları eşitsiz dünyayı nasıl anlamlandırdıklarıyla bağlantılıdır. Burada özellikle üzerinde durmak istediğim nokta şu:

Bir toplumun geleceğe ilişkin kehanetleri, bazen o toplumun bugününden duyduğu memnuniyetsizliği de görünür kılar. Çünkü gelecekte kurulacağı düşünülen dünyanın nasıl tasvir edildiği, mevcut dünyada nelerin eksik veya adaletsiz bulunduğuna ilişkin ipuçları taşıyabilir.

Açlığın sona ereceği bir gelecek hayal edildiğinde, bugünün yoksulluğu da bu hayalin içinde yer alır. Kimsenin ezilmeyeceği bir düzen beklendiğinde ise mevcut güç ilişkileri dolaylı olarak sorgulanmış olur. Böylece kıyamet veya büyük dönüşüm anlatıları, yalnızca gelecekte gerçekleşeceğine inanılan olayları değil, insanların yaşadıkları dünyayla kurdukları ilişkiyi de anlamamıza yardımcı olur. Elbette bu, bütün kıyamet inançlarının toplumsal eşitsizliklerden kaynaklandığı anlamına gelmez. Dinî öğretiler, kutsal metin yorumları, tarihsel deneyimler ve kişisel inançlar da bu beklentilerin oluşumunda farklı roller üstlenebilir. Yine de kıyameti beklemenin her zaman edilgen bir davranış olmadığını söyleyebiliriz çünkü bazı insanlar için yaklaşan son düşüncesi, bugünkü yaşamın nasıl sürdürülmesi gerektiğini de belirler. İnançlarına göre davranışlarını değiştirebilir, yeni topluluklar oluşturabilir veya kendilerini bekledikleri dönüşüme hazırlamaya çalışabilirler. Bu durumda geleceğe ilişkin bir kehanet, henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen bugünün toplumsal hayatını etkileyen bir güce dönüşür. 

Tabi, burada başka bir soru ortaya çıkıyor:

İnsan neden değişimi kendi yaşamı içinde gerçekleştirmek yerine, bazen onu olağanüstü bir olayın ardından beklemeyi tercih eder?

Bence bu soruyu anlamak için insanın kontrol edebildiği şeylerle kontrol edemediğini düşündüğü koşullar arasındaki ayrımı dikkate almak gerekiyor. Gündelik hayatımızda birçok şeyi değiştirebilir, işimizi, yaşadığımız yeri veya bazı alışkanlıklarımızı yeniden düzenleyebiliriz fakat içinde bulunduğumuz toplumun bütün kurallarını, ekonomik eşitsizliklerini veya tarihsel çatışmalarını tek başımıza değiştiremeyiz. Bu sınırlılık, özellikle büyük toplumsal dönüşümlerin imkânsız göründüğü dönemlerde, değişimin insan iradesinin ötesindeki bir güç tarafından gerçekleştirileceğine ilişkin beklentileri anlamlı kılabilir. Böyle bir beklenti, kişiye içinde bulunduğu koşulların sonsuza kadar sürmeyeceğini düşünme imkânı sunar. Ancak umut veren bu düşüncenin başka bir yüzü de vardır çünkü gelecekte gerçekleşeceğine inanılan büyük bir kurtuluş, kimi zaman bugünün sorunlarıyla mücadele etmeyi teşvik ederken kimi zaman da değişimi beklemeye bırakabilir. Dolayısıyla kıyamet beklentisinin toplumsal sonuçları tek yönlü değildir. Onu anlamak için yalnızca neyin beklendiğine değil, bu beklentinin insanları nasıl davranmaya yönelttiğine de bakmak gerekir.

İnanıyorum ki kıyamet anlatılarının bu kadar uzun süre varlığını korumasının nedenlerinden biri, insanın gelecekle kurduğu ilişkinin kendisidir. Geleceği bütünüyle bilemeyiz. Buna rağmen onun hakkında düşünmeden de yaşayamayız. Bu nedenle henüz gerçekleşmemiş olayları hayal eder, olasılıklar üretir ve içinde bulunduğumuz koşulların nasıl değişebileceğini anlamaya çalışırız.

Kıyamet anlatıları da bu belirsiz geleceğe ilişkin son derece güçlü cevaplar sunabilir çünkü yalnızca dünyanın nasıl sona ereceğini değil, bazı geleneklerde bu sonun neden gerçekleşeceğini ve ardından neyin geleceğini de açıklarlar. Böylece insan, belirsiz bir geleceği belirli bir anlam düzeni içerisinde düşünme imkânı bulur.

Bugün dünyanın sonuna ilişkin anlatılarla karşılaştığımızda çoğu zaman bunların ne kadar korkutucu olduğunu düşünüyoruz. Oysa antropolojik açıdan  daha ilginç olan, insanların bu anlatılarda nasıl bir gelecek tasavvur ettikleridir çünkü birinin dünyanın sonunu nasıl hayal ettiği, bazen nasıl bir dünyada yaşamak istediğine ilişkin de bir şeyler söyleyebilir. Bu yüzden kıyamet beklentisini yalnızca ölüm korkusuyla veya felakete duyulan merakla açıklamanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Kimi zaman bu beklentinin ardında, mevcut düzenin değişebileceğine ilişkin derin bir umut da bulunabilir.

Elbette herkes kıyameti aynı nedenle beklemez. Bazıları için bu düşünce korku, bazıları için dinsel sorumluluk, bazıları içinse kurtuluş beklentisiyle ilişkilidir fakat bütün bu farklılıkların arasında beni düşündüren bir ihtimal var.

İnsan bazen dünyanın sonunu hayal ederken aslında kendi hayatının sonunu değil, içinde yaşadığı dünyanın başka türlü olabilme ihtimalini düşünüyordur.

Ve belki de insanın kıyameti beklemesinin nedeni, her zaman dünyanın yok olmasını istemesi değildir. Bazen yalnızca, bildiği dünyanın başka türlü değişebileceğine inanmakta zorlanmasıdır…