Kemal ASLAN
Son sağanak yağış ve neden olduğu sel felaketinden sonra artık hepimiz büyük bir köyde yaşadığımızı kabul etmeliyiz. Çarpık kentleşme ile rant hırsının bizi ulaştırdığı nokta bu. Küresel düzeyde iklim değişikliklerinin Türkiye’ye yansıması inkar edilemez bir gerçeklik. Ancak 1950’lerden itibaren sanayi hızının neredeyse iki kat üstünde kentleşen bir şehrin geldiği manzara bu. Hızlı göç, nüfus artışı, kaynakların verimsiz kullanılması, plansız büyüme. Üstelik her yere konut dikme anlayışıyla derelerin üstlerinin kapatılması, doğanın gücünün yok sayılmasının getirdiği sonuçları yaşıyoruz. Aslında bu tür olaylar 1980’lerden bu yana oldukça sık yaşanıyor. İzmir’de, Adana’da, Şanlıurfa’da… İlk aklıma gelenler.
İnsanın irrasyonel varlık olduğunu giderek daha fazla kabul ediyorum. Rasyonaliteden giderek her alanda uzaklaştığımızı, bunun sonuçlarının büyük çöküşe, çıkmaza doğru bizi sürüklediğini de fark ediyorum. Hiçbir partinin bu durumu durduracak bir programı yok. Belki sol partilerin böyle bir yaklaşımı vardır. Onları da ayrıntılı takip etmiyorum. O nedenle belki dedim.
Yaşadığımız sorunlar o kadar yapısal ki büyük bir değişim ve dönüşüm olmadan çözülmesi artık imkansız.
Siz hangi ülkede metro istasyona su bastığını görürsünüz? Hangi ülkede yolların dereye dönüştüğünü, hangi ülkede yeni yapılan yolların çöktüğünü? Gelişmiş ülkelerde böyle bir durum yaşanmaz. Çünkü orada bilimle, akılla işler yürütülür. Planmala vardır. Bizde kısa vadeli çözümler her zaman uygulanır ve kabul görür. Üstelik yığınlar bunu alkışlar… Gerçekten Süleyman Demirel’in dediği gibi, “halk günlük düşünür.” Gerçi 1950’li yıllarda C. Wright Mills Türkçeye Ünsal Oskay hocamızın kazandırdığı İktidar Seçkinleri adlı kitabında buna benzer bir durumu “sıradan insanın” yaşamı üzerinden açıklamıştı.
Biz benzer olayları yaşamaktan yorulmayan, tersine aynı döngü içinde kalan bir toplumuz. Belki de acıları bu kadar sevmemizin nedeni de bu. Tevekkül içinde her şeyi karşılayıp, unutuyoruz.
Dün ve bugün metrekareye İstanbul’da ortalama 273 kilogram yağış düştü. Bu uzun yıllar ortalamasına göre oldukça yüksek bir rakam. Çünkü İstanbul’a yılda ortalama 600 ila 800 kilogram yağış düşüyor. Demek ki iki günde yağan yağış miktarı yüzde 30 ila yüzde 40 arasında değişiyor. Cadde ve sokaklarda alt yapı sistemlerinin yetersiz olduğu, logarların bazılarının kapalı olduğu dikkate alınırsa böyle bir durumun yaşanması kaçınılmaz. Ancak yerel ve merkezi yönetim bu tür durumlardan ders çıkarmalıdır.
Şehri yönetenler (vali, kaymakamlar, belediye başkanları) kentin afet durumları konusunda bilgili olmalıdır. Ya da kentin afet konusundaki geçmişini bilmelidir! İstanbul’da 1981’den bu yana 6 büyük sel vakası yaşandı.
Muhabirlik yaptığım dönemde 1988’den itibaren –çünkü o tarihte Diyarbakır’dan İstanbul’a gelip görev yapmaya başladım- muhabir ve editör olarak bunları haberleştirdim, haber olmasında payım oldu.
En az bir hafta öncesinde meteoroloji uzmanları kentte büyük yağış olacağı konusunda sosyal medya da dahil olmak üzere gerekli uyarılarını yaptı. Ancak yönetimlerin bunu dikkate almadığını düşünüyorum. Bu kanıya yaşadığımız sürecin boyutları ve sonuçları üzerinden varıyorum. 32 yıl devlette çalışmış olarak siyasetçi ve bürokratlarda gördüğüm refleks şu oldu: “Olsun bir bakalım, sonra bakarız” . Bu, reaktif bir yaklaşımdır. Bilime dayalı yönetimlerde bu böyle olmaz. Onlar yaşadıklarından ders çıkarır benzer bir durumun gündeme gelmesi halinde daha olaylar başlamadan proaktif davranırlar. Bizde hâlâ reaktif anlayış belirleyici. Bunun sonucu vatandaşlar olmadık zorluklarla baş etmeye çalışıyor. Bir anlamda “Her koyun kendi bacağından asılır” atasözü yönetimde de gerçeklik kazanıyor. Oysa yönetimler vatandaşların ortak sorunlarına çözüm bulmak, onların yaşamlarını kolaylaştırmak için var. Geleneksel yönetim anlayışları bu çerçevede yürütülür. Herkesi tek başına bırakır, sorununu nasıl çözüyorsa öyle çözsün. Vatandaşa karşı sorumluluk duymayan bir anlayıştır. Artık bu anlayışlarla yüzleşmeli ve çağın gerekliliklerini yönetimlerden talep etmeliyiz.
Ne yapılabilirdi? Türkiye’nin gerçekten yüzünü ağartan meteoroloji konusunda uzmanları var, Meteoroloji Genel Müdürlüğü var. Yani hem bireysel hem de kurumsal anlamda bir yetersizlik söz konusu değil. Kent yöneticileri afet koordinasyon kapsamında bu tür durumlarda hemen toplanmalıdır. Bizde “önce olsun bakalım, sonra çaresine bakarız” anlayışı egemendir. Yağışın etkili olacağının bilinmesiyle önceden toplantı yapılsa olası senaryolar ele alınsa –bir tür simülasyon ki bilgisayarlarla bunu yapmak artık oldukça kolay bu alanda da yetişmiş uzmanlarımız var- o zaman nerede ne olacağı önceden senaryolar halinde (birkaç senaryo –şöyle olabilir, böyle olabilir- ) uygulansa o zaman ne olduğu anlaşılır ve bilime dayalı bir yönetim anlayışı egemen kılınır. Bizde bilime dayalı yönetim anlaşıyının olmadığının uzun zaman muhabirlik yaptığım dönemden de biliyorum. Oysa işletme fakültelerinde, halkla ilişkiler bölümlerinde bu tür durumlarda ne yapılacağı enine- boyuna ele alınıyor.
Bu senaryolar çerçevesinde de örneğin yağışlar başlamadan diyelim öğle saatlerinde kriz planı devreye sokulur ve okullar tatil edilir, zorunlu hizmetler dışındaki resmi kurumlarda çalışanlar için tatil uygulamasına ya da online çalışmaya dönülebilir. Covid 19 döneminde online çalışma pratiğini Türkiye de başarıyla gerçekleştirdi.
Dün, altyapı kaldırmadığı için benzer şekilde ulaşımda da büyük sorunlar yaşandı. Kriz yönetiminde eşzamanlı enformasyon akışı da uygulanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ya da Valilik ya da ilçe belediyeleri, kaymakamlıklar SMS olarak mesaj yollayabilirlerdi. Böylece insanlar saatlerce yağmurun altında beklemezdi. Ya da ek seferler yapılacaksa neresi uygun ise vatandaşlara öyle bir çıkış yolu gösterilebilirdi.
Çağdaş iletişim olanaklarından böylesi bir ortamda merkezi ve yerel yönetimin yararlanmaması büyük bir eksiklik. Türkiye’de herkes toplumun balık hafızası olmasına güveniyor. Nasıl olsa bunlar birkaç gün konuşulur, sonra unutulur diye bakılıyor. Unutmaya meyilli bir hafızamız varsa da gerçek bilim insanları, gazeteciler, aydınlar bunu unutmuyor, sorunlara çözüm arayışlarını da sunuyor.
Aziz Nesin’in anılarını topladığı kitabın başlığı ile yazımı sonlandırmak istiyorum “Böyle gelmiş öyle gitmez.” Giderse sonu hepimiz için felaket olur!
