Bir toplum neden görünmeyen komşularıyla yaşamayı seçer?

Buse GÜLİN

Dünyanın bazı yerlerinde insanlar görünmeyen komşularına selam veriyor. Evlerini inşa ederken onların yaşadığına inanılan kayalara dokunmuyor, hatta bazen bir yol projesini yalnızca onları rahatsız etmemek için değiştiriyor. Bunun yalnızca bir batıl inanç olduğunu düşünmeye fazlasıyla açığız. Peki ya mesele görünmeyen varlıklar değil de, insanın birlikte yaşamayı seçtiği dünyanın sınırlarıysa?

İzlanda folklorunda Huldufólk, yani “gizli insanlar”, yüzyıllardır toplumun kültürel hafızasının bir parçası olarak anlatılır. Onların kayaların içinde ya da doğanın belirli bölgelerinde yaşadığına inanılır. Bu yüzden bazı kayalar korunur, bazı alanlara gereksiz müdahaleden kaçınılır ve doğaya yaklaşırken görünmeyen bir dünyanın da var olabileceği ihtimali hiçbir zaman göz ardı edilmez.

İlginç olan ise burada asıl meselenin Huldufólk’un gerçekten var olup olmaması değildir. Antropolojik açıdan daha önemli olan soru şudur:

Bir toplum neden görünmeyen varlıklarla birlikte yaşamayı tercih eder?

Bence bu sorunun cevabı, görünmeyen varlıklardan çok insanın yaşadığı dünyayı nasıl tanımladığıyla ilgilidir.

Çünkü kültür yalnızca insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiyi düzenlemez. Aynı zamanda insanın doğayla, hayvanlarla, atalarıyla ve bazen de gözleriyle göremediği varlıklarla kurduğu ilişkinin sınırlarını da belirler. Bu yüzden Huldufólk inancı bana göre yalnızca bir folklor anlatısı değildir. Aynı zamanda birlikte yaşama biçimidir.

Modern dünyada bir araziye baktığımızda çoğumuz yalnızca kullanılabilecek bir alan görürüz. Oysa bazı toplumlar aynı yere baktığında önce Burada benden önce kim yaşadı? diye sorar. Belki de iki bakış açısı arasındaki en büyük fark tam olarak burada başlar.

Özünde mesele görünmeyen varlıklara inanıp inanmamak değildir. Antropolojik açıdan daha önemli olan, bir toplumun kendisini yaşadığı dünyanın mutlak sahibi olarak mı, yoksa o dünyanın yalnızca bir parçası olarak mı gördüğüdür. Nitekim antropolog Tim Ingold, insanın çevresiyle olan ilişkisinin yalnızca fiziksel bir mekân paylaşımından ibaret olmadığını; yaşamın, insan ve insan olmayan unsurların sürekli etkileşimi içinde anlam kazandığını savunur. Bu açıdan bakıldığında Huldufólk anlatıları, görünmeyen varlıklardan çok insanın yaşadığı çevreyle kurduğu ilişkinin kültürel bir ifadesi olarak da okunabilir. Ben bu nedenle İzlanda’da bazı kayalara dokunmamanın yalnızca bir inanç meselesi olmadığını savunuyorum. Aslında bu yaklaşım aynı zamanda insanın, kendisinden başka yaşam ihtimallerine de saygı duyabileceğini gösteren sembolik bir davranıştır. 

Sözlü kültür, yalnızca geçmişten bugüne aktarılan hikâyeleri değil, aynı zamanda bir toplumun dünyayla kurduğu ilişkiyi de taşır. Folklor bu yönüyle bazen görünmeyen varlıkları değil, insanın görünmeyene karşı geliştirdiği ahlakı anlatır. Tam burada İzlanda’nın bize öğrettiği en önemli şey, görünmeyen varlıklara inanmak değildir. Esasen İzlanda’nın zihnimize kazıdığı şey, insanın kendisinden başka yaşam ihtimallerine de yer açabildiği ölçüde yaşadığı dünyaya saygı duymayı öğrendiğidir.

Bu hususta beni dünyayı anlamlandırırken şu sonuca götürüyor: Her birimiz, doğaüstü inançlarımıza gösterdiğimiz saygının, belirli bir estetikle fani bir bedene dönüştürülen hâliyiz.