Buse GÜLİN
Bazı resimler, ilk bakışta ne anlattığını açıkça söyler. Bazıları ise en basit karşıtlığın içine beklenmedik bir soru saklar.
Konstantin Korobov’un Agnus adlı çalışması da benim için tam olarak böyle bir şaheserdir.İlk bakışta, yığınla yabani figürün ortasında beyaz bir kuzunun durduğunu görürüz. Çevresini doğanın en acımasız yırtıcılarından biri olan kurtlar sarmıştır. Hepsinin dişleri açıkça görünür, bedenleri karanlığın içinden kuzunun üzerine doğru yaklaşır. İlk bakışta tabloyu okumak kolaydır. İlk çıkan mesaj masumiyetin tehditle karşı karşıya olduğudur fakat biraz daha uzun baktığımızda meselenin değiştiğini görürüz çünkü aslında kuzunun kaçmaya hiç yeltenmediğini, direnmediğini, saldırmadığını, aksine yalnızca yerinde durdurduğunu fark ederiz. O noktadan sonra, kuzu resmin en güçsüz figürü olması gerekirken, en güçlü figürüne dönüşmeye başlar.
Beni bu resim üzerine düşünmeye iten şey de tam olarak buydu. Zihnimin içerisinde gücün aslında nasıl kolayca manipüle edilebildiğine, toplumsal kodlamalar dâhilinde nasıl bir “seçili bir negatif gösteriş biçimine” dönüştüğüne dair teoriler dolaşmaya başladı.
“İnsan neden gücü çoğu zaman hareket, saldırganlık ve üstünlük kurma üzerinden tanımlar?”
“Neden sessizlik, geri çekilme ya da sakinlik bu kadar kolay biçimde zayıflıkla karıştırılır?”Agnus bu soruyu yalnızca estetik bir karşıtlıkla değil, çok daha eski bir sembolik hafızayla birlikte kurar. Eserin adı Latince “kuzu” anlamına gelen Agnus sözcüğünden gelir ve Hristiyan ikonografisindeki Agnus Dei, yani “Tanrı Kuzusu” imgesini doğrudan hatırlatır. Bu nedenle kuzu burada yalnızca savunmasız bir hayvan değildir; masumiyetin, kurbanın ve ruhsal saflığın taşıyıcısıdır. Başının arkasındaki ışıklı halka da bu kutsal çağrışımı güçlendirir.
Hristiyan sembolizminde kuzu, özellikle İsa’nın kurban oluşuyla ilişkilendirilir. Gücü fiziksel üstünlükten değil, acıyı taşıyabilme ve şiddeti yeniden üretmeme kapasitesinden doğar. Dolayısıyla, Korobov’un kuzusu yalnızca çevresi sarılmış bir av gibi görünmez. Aynı zamanda çok daha eski bir sorunu kalbinden hedef alır:
“Güç, yalnızca karşılık verebilmek midir?”Tabloya yakından göz attığımızda, karşımıza çok net bir okuma çıkar. Doğanın kendi içinde baskın normlarını göz önüne alırsak, kurtlar bu denklemde son derece belirgin bir fiziksel üstünlüğe sahiptir. Kalabalıktırlar, saldırgandırlar ve neredeyse bütün kompozisyonu kaplarlar. Buna rağmen gözümüz sürekli kuzunun üzerinde kalır. Bu görsel tercih önemlidir. Kurtlar alanı işgal eder. Kuzu ise anlamı. Böylece resim, fiziksel güç ile sembolik güç arasındaki farkı görünür hâle getirir.
René Girard’ın kurban mekanizması üzerine geliştirdiği düşünceler bu tabloyu anlamlandırmada bize rehberlik ederler. Girard’a göre topluluklar, kendi içlerinde biriken gerilimi zaman zaman tek bir figürün üzerine yöneltebilir. Kurban, grubun çatışmasını emen ve düzenin yeniden kurulmasını mümkün kılan bir odak hâline gelir. Bu açıdan kuzunun çevresindeki kurtlar yalnızca bireysel tehditler değildir. Topluluğun şiddetini tek bir bedene doğru yönelten bir çember gibi de okunabilirler.
Tablonun sembolik katmanları arasında gezinirken göze ilk batırılan kuzunun merkezde yalnız oluşudur. Çevresinde ise saldırıya hazır bir çoğunluk tutulur. Bu karşıtlık, kurbanın neden çoğu zaman fiziksel olarak zayıf fakat sembolik olarak son derece güçlü bir figüre dönüştüğünü açıklar çünkü kurban yalnızca acı çeken taraf değildir. Aynı zamanda topluluğun kendi şiddetini görünür hâle getiren aynadır. Kurtların saldırganlığı, kuzunun sessizliği sayesinde daha belirgin hâle gelir. Belki de resmin huzursuz edici taraflarından biri budur çünkü şiddet, karşısında başka bir şiddet olmadığında kendisini saklayamaz.
Bunu daha doğru anlayabilmek adına kısa bir sahne yaratalım: Kuzu saldırsaydı, tablo iki güç arasındaki çatışmaya dönüşebilirdi, değil mi? Kaçsaydı, mesele hayatta kalma içgüdüsüne indirgenebilirdi fakat kuzu olduğu yerde kaldığı için bütün dikkat kurtların ne yaptığına yöneliyor. Böylece sakinlik pasiflik olmaktan hızlıca çıkıyor ve bir tür ahlaki pozisyona dönüşüyor. Tam burada tablo dinî sembolizmin dışına taşmaya başlıyor ve tüm zamanları kapsayan bir toplumsal taşlamaya dönüşüyor çünkü aslında günlük hayatta da benzer bir yanlış okumayla karşılaşıyoruz, yüzyıllar boyunca hep karşılaştık…
Toplumların karakteristik kodlamaları vardır. Sağlıklı temellere dayanmasa dahi, kusursuz biçimde gerçek kabul edilirler. Misal, sert konuşan kişi güçlü kabul edilir. Geri adım atmayan kişi kararlı görünür. Saldırganlık çoğu zaman özgüvenle karıştırılır. Sessizlik ise çekingenlik, kırılganlık ya da teslimiyet olarak algılanır. Oysa her sessizlik korkudan doğmaz. Bazen insan saldırmadığı için değil, saldırmaya ihtiyaç duymadığı için sakindir. Korobov’un kuzusu da bu ihtimali görünür hâle getirir. Kuzunun sakinliği, çevresindeki tehlikeyi fark etmediği anlamına gelmez. Tam tersine, resmin gerilimi kuzunun tehdidin merkezinde son derece bilinçli bir biçimde duruyormuş hissi vermesinden doğar. Başının çevresindeki ışık, bu duruşu yalnızca masumiyetle değil, ruhsal dokunulmazlıkla da ilişkilendirir. Evet, kaçınılmaz son olarak kurtlar, kuzunun bedenine ulaşabilir fakat resmin ima ettiği şey, onun anlamına ulaşamayacak olmalarıdır. Bu ayrım bana özellikle önemli geliyor çünkü insanlık tarihi boyunca fiziksel üstünlüğün ahlaki üstünlükle aynı şey olduğuna defalarca inanıldı. Güçlü ordular, iktidarlar, kalabalıklar ve otoriteler yalnızca kazanabildikleri için haklı kabul edildi. Oysa kültürel hafıza çoğu zaman tersini yaptı.
Ezilenleri hatırladı.
Öldürülenleri kutsallaştırdı.
Sessiz kalanları simgeleştirdi.
Kurban edilenleri hikâyelerin merkezine yerleştirdi.Bunun nedeni belki de insanın, görünür gücün her zaman kalıcı olmadığını sezmesidir. Biyolojik olarak, kurtların dişleri güçlüdür fakat dişlerin gücü yalnızca saldırı anında vardır. Bir sembolün gücü ise yüzyıllar boyunca yaşamaya devam edebilir. Agnus bu nedenle yalnızca tehdit altındaki masumiyeti anlatan bir resim olarak kalmaz. Aynı zamanda şiddetin doğası hakkında da bize bir şeyler söyler.
Mesaj aslında fazlasıyla dokunaklı ama aynı zamanda sert bir eleştiridir de. Şiddet çoğu zaman karşısındakini korkutarak, kışkırtarak, zorlayarak kendisine benzetmek ister. İnsan bazen kendisini koruyabilmek için saldırganlaşır; bazen de zarar görmemek adına çevresindeki sertliğin dilini öğrenir. Tam da burada kuzunun duruşu farklı bir anlam kazanır çünkü o, hayatta kalmak için kurda dönüşmez. Resmin en güçlü düşüncesinin burada saklandığını düşünüyorum.
İnsanın kendi doğasını koruması bazen saldırmaktan çok daha zor olabilir. Şiddetin ortasında şiddeti benimsememek, insanoğlunun kendisini alışılagelmiş biçimde savunmasından farklı bir direnç biçimidir. Bu direnç görkemli değildir. Gürültü çıkarmaz. Dışarıdan bakıldığında teslimiyetle bile karıştırılabilir fakat içeride başka bir şey yaşanır. İnsan, kendisini tehdit eden şeye dönüşmeyi reddeder. Bu nedenle Agnus’a baktığımda ortadaki kuzuyu yalnızca savunmasız görmüyorum. Resimde gerçekten savunmasız olanın kim olduğu konusunda giderek daha fazla şüpheye düşüyorum.
Daha önceki paragraflarda bahsini farklı açılardan dile getirdiğim üzere, kurtların güçlü olmadığına dair hiçbir iddia ortaya atılamaz fakat her biri varlığını sürdürülebilir saldırıya borçludur. Kuzu ise hiçbir şey yapmak zorunda kalmadan kompozisyonun merkezinde kalmayı başarır. Belki de asıl güç tam olarak budur. Güç: her tehdit karşısında diş göstermek değildir, her saldırının dilini öğrenmek değildir, çevremizi saran karanlığın bizi kendi biçimine dönüştürmesine izin vermemektir…
Korobov’un kuzusu bu yüzden bana teslimiyeti değil, çok daha sessiz bir direnişi hatırlatıyor çünkü bazen yenilmemek, karşındakini alt etmek değildir.
Bazen yenilmemek, kurtların arasında bile kuzu kalabilmektir.
