Engin BAŞCI
Bu sıralar vakıf üniversitelerinde bir şeyler oluyor.
Akademisyenler gerekçeli gerekçesiz işten çıkarılıyor.
Özel Sektör Öğretmenler Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi’nin “Hocama Dokunma” başlıklı
paylaşımı bu açıdan dikkat çekici.
Dikkat çekici olduğu kadar yüreklere dokunması ve vicdanları harekete geçirmesi gereken bir açıklama.
Paylaşım vakıf üniversitesi yönetimlerinin hukuksuz kâr arayışı politikalarının neden olduğu işten çıkarmalara dikkat çekiyor.
Açıklamanın en vurucu cümlesi ise şu:
“Vakıf üniversitesi çalışanları olarak mütevelli heyetleri ve patronların çabasının tam tersine, sayılardan ibaret olmayı kabul etmiyoruz!”
***
Bu bir itiraz.
Nesneleştirilmeye, sayıdan ibaret görülmeye, üniversitelerin kâr kapısı haline getirilmesine bir itiraz…
Akademik özgürlüğün gereği olan bir itiraz…
İşte sorun da bu zaten.
Türkiye 2026 Akademik Özgürlük endeksinde en alt sıralarda yer alıyor.
Akademik özgürlüğün sınırlandığı yerde bilgi üretimi de, bilim de, eğitim de geriler.
Akademisyenlerin itirazları da bu yüzden.
***
İstanbul’daki vakıf üniversitelerinden son bir ayda 150’nin üzerinde akademisyen işten çıkarıldı.
Bu süreçte “Biz İstanbul Aydın Üniversitesi Emekçileriyiz” başlıklı sosyal medya paylaşımı en dikkat çekici açıkalamalardan biriydi.
“Öncesinde herhangi bir açıklama yapılmaksızın ve somut bir gerekçe gösterilmeksizin işten çıkarıldık” ifadesiyle başlıyor açıklama.
Ve şöyle devam ediyor:
“Yıllarımızı verdiğimiz bu kurumda öğrencilerimizin eğitimi ve üniversitenin gelişimi için büyük bir özveriyle çalıştık. Ancak yönetimin sistematik hale gelen dayatmalarına, keyfi uygulamalarına, insan onurunu zedeleyen çalışma koşullarına, mobbinge ve sayısız aşağılayıcı tutuma maruz bırakıldık…”
İstanbul Aydın Üniversitesi’nin bir vakıf üniversitesi olmasına rağmen bir aile şirketi gibi yönetildiği belirtilen açıklamada haksız hukuksuz uygulamalar da sıralanıyor:
“Bugün yönetimin övünerek kamuoyuna sunduğu başarıların, Türkiye’nin öğrenci sayısı bakımından en büyük üniversitelerinden biri olmasının, uluslararası akreditasyonların ve kurumsal itibarın arkasında biz eğitim emekçilerinin alın teri, bilgisi ve emeği bulunmaktadır.
Ders yükleri ve bitmek bilmeyen görev dayatmaları, yetersiz kadroyla yürütmeye çalıştığımız eğitim öğretim süreci, çalışanların kartlarına aylık yalnızca 400 TL yüklenen yemek parası ücreti, maddi karşılığı ödenmeyen fazla mesailer, liyakatten uzak yönetici atamaları ve artan baskılar, günlük mesai dayatmaları, yasalara aykırı olan maaş kesintileri ve tüm bu tablonun son halkası olarak yaklaşık 100 eğitim emekçisinin hiçbir insani ve vicdani sorumluluk gözetilmeksizin işten çıkarılması…”
Açıklama, İstanbul Aydın Üniversitesi emekçilerinin hukuksuz ve gerekçesiz işten çıkarılmayı kabul etmediklerini ve buna karşı birlikte mücadele edeceklerini belirten ifadelerle devam ediyor.
Akademisyenler taleplerini sıralarken şu ifadeleri son derece önemli:
“Sadece işimizi geri istemiyoruz. Sesimizi yükseltmemizin bir nedeni de üniversitelerin şirket mantığıyla değil, emek ve insan onuru temelinde yönetilmesi gerektiğine olan inancımızdır. Çünkü susturulan ve hatta aşağılanan akademik özgürlük, insanca çalışma hakkı, liyakat ve nitelikli yükseköğretim anlayışıdır.”
Bu ifadeler İstanbul Aydın Üniversitesi’nde işten çıkarılan bir grup akademiyen ve emekçinin dayanışmasının kağıda dökülmüş hali.
Vakıf üniversitelerinde dayanışmanın ve sendikal örgütlenmenin zayıflığı düşünülünce açıklama daha da ilginç hale geliyor.
Metindeki temel eleştiriler ise sadece adı geçen üniversite için geçerli değil. Bu sorunlar az ya da çok vakıf üniversitelerinin hemen hepsinde yaşanıyor.
Eğitim iş kolunda örgütlü sendika ve meslek örgütlerinin açıklamalarında da bu görülüyor.
***
İstanbul Aydın Üniversitesi emekçilerinin açıklamasını aynı dönemde aynı üniversiteden işten çıkarılan biri olarak sosyal medyada gördüm.
Daha öncesinde böyle bir açıklama yapılacağından haberim bile olmadı.
Bu dayanışmanın dağınıklığı açısından ayrıca ilginç bir durum.
Çünkü ben, birbirimizden yeterince haberdar olmasak da üniversitedeki az sayıdaki sendikalı akademisyenden biriydim.
Ve resmi olarak söylenmese de ( zaten söyleyemezlerdi, çünkü yasal bir hak bu) işten çıkarılma gerekçem sendikalı olmak, yukarıdaki açıklamada belirtilen maaş kesintileri sırasında üyesi olduğum sendikanın toplantısına katılmak, bu toplantıda düşüncelerimi paylaşmak, yani itiraz hakkımı kullanmaktı.
Şunu öncelikle belirtmeliyim.
Sendikalı olmak, içinde yaşadığı topluma ve hayata karşı sorumlu olan özgür bireylerin dışında kalamayacağı bir dayanışma biçimidir.
O yüzden TRT’de muhabir olarak çalıştığım yıllarda da sendikal örgütlenmenin içinde oldum. Özerk, tarafsız, laik ve demokratik bir TRT için mücadele ettik.
TRT’den emekli olup üniversiteye geçince de Özel Sektör Öğretmenler Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi’ne geç de olsa üye oldum.
Bugüne kadar sendikada sıradan bir üyelik dışında hiçbir görevim olmamasına rağmen maaş kesintileri sırasında itiraz hakkını kullanan akademisyenlerin yanında yer aldım, onlara destek verdim.
Benim maaşımdan kesinti olmamasına rağmen bunu yaptım.
Başka türlü de yapamazdım.
Arkadaşlarımın sorununa ve sıkıntısına kayıtsız kalamazdım.
Bu kendimi inkar etmek olurdu.
Beni insanlığımdan ve dayanışma ruhumdan uzaklaştırırdı.
Bu virüsü içime sokamazdım.
O yüzden sendikada konuyla ilgili düzenlenen toplantıya katıldım. Söz hakkımı kullandım, düşüncelerimi paylaştım.
Maaş kesintileri sırasında maaşından kesinti yapılan akademisyenlerin toplu itirazı ve sendikanın düzenlediği toplantı üniversite yönetimini rahatsız etmiş olacak ki bunun cezasını birilerine ödetme yoluna gittiler.
Bu süreçte öne çıkan bazı akademisyenlerle birlikte ben de işten çıkarıldım.
Bana bu karar herhangi bir gerekçe gösterilmeden 15 gün önce sözlü olarak bildirildi.
Ancak yukarıdaki açıklamada sözü edilen sayısı 100’e yakın akademisyene işten çıkarılma bildirimi herhangi bir gerekçe gösterilmeden son gün EBYS üzerinden yapıldı.
Üniversite yönetiminin beni işten çıkarma kararı bemim üniversiteden ayrılmayı düşündüğüm bir zamana denk geldi. Sendikal faaliyet gerekçesi de bu işin madalyası oldu.
Artık bu üniversitede çalışmak istemediğim ve yönetim anlayışından, çalışma koşullarından, üniversite dünyasının çelişkiler dolu yapısından son derece rahatsız olduğum için itiraz hakkımı da kullanmadım.
Siz istemiyorsunuz ben de istemiyorum diyerek ayrıldım.
Üniversite dünyasına dair yazacağım bir başka yazıda üniversite deneyimimi ve üniversitelere ilişkin düşüncelerimi anlatacağım.
Aksi halde zaten uzun olan bu yazı daha da uzayacak.
Son söz; bilimsel özerkliğe ve akademik özgürlüğe inanıyorsak üniversitelerde sendikal dayanışmanın güçlendirilmesi gerekiyor.
Bu hem akademisyenlerin hem öğrencilerin daha çağdaş, daha verimli ve daha kaliteli bir eğitim ortamına kavuşmaları için bir zorunluluk.
