Neden birbirimizi anlayamıyoruz? Bağların temelindeki kopukluk nobranlıktan mı yoksa olgunluktan mı kaynaklanıyor?

Buse GÜLİN

İnsani olarak en büyük ihtiyacımız birbirimizi anlamaktan doğuyor. Aslında insanoğlunun en büyük zayıflığı da gücü de iletişim kurmaktan ileri geliyor. Belki kabul etmekte zorlanıyoruz, belki anlamsız buluyoruz fakat iletişim kuramadığımız noktada yan yana olmamızın dahi bir değeri kalmıyor. Yanlış yaklaşımlar yüzünden ne sevgiler, ne dostluklar, ne evlilikler veya ortaklıklar bitiyor. Bu yüzden konuşabilmeyi, anlaşabilmeyi aşırı önemsememiz gerekiyor. Bu noktada dil kullanımı, eski jenerasyonun tanımıyla “lügat”, önem arz ediyor.

Şimdi yazacağım cümle biraz karışık gelebilir fakat vurgusunu korumak istediğim için olduğu gibi klavyemden çıkarıyorum:

“Her şey, her şekilde söylenmez.”

Tam burada hepimizin en az bir kez duyduğu bir cümleyi referans vermek istiyorum. Büyüklerimiz ne derler? “Her şeyin bir usulü, bir erkânı var.”

Dolayısıyla olayın veya durumun ilerleyiş biçimine uygun kelime ve cümle kalıpları kullanmak gerekiyor. Dilimizi terbiye etmekle, eğip bükmekle yükümlüyüz çünkü buna iletişim ahlakı deniyor.

Bu yazımın konusu lügat kullanımı odaklı değil. Sadece konuya giriş yapmak için olayın temel basamağından başlamak istedim. Yanlış konuşmalar esnasında gelişen anlaşmazlıklara anlamlar yükleyebiliyoruz çünkü ahlakı kırpılmış bir dile tolerans göstermek çokta gerekli değildir fakat öyle durumlar oluyor ki naif bir dille konuştuğumuz hâlde anlaşamıyoruz. Dışarıdan bakıldığında iletişimde her şey dört dörtlük duruyor ama bir şeyler sürekli ters gidiyor. Misal, diyalogta anlayış var, empati mevcut, karşımızdakine eşit derecede konuşma hakkı tanıyoruz… Yinede, bunlara rağmen çatışmalar çıkıyor, ayrılıklar yaşanıyor, dostluklar düşmanlıklara dönüşüyor.

Neden?

Dil, iletişimi ne niyetle kurduğunuzu en iyi yansıtan araçtır. Anlaşılmayı kolaylaştırır ama maalesef ki bir denklik aracı olmaktan uzaktır.

Denklik” kelimesi ilk bakışta çok burjuvazi geliyor olabilir fakat sınıf algısını şiddetle eleştiren biri olarak bu kelimeyi maddi bir niteleyici olması aracılığıyla kullanmadım. Benim burada denklikten kastım “yaşanmışlık”.

Herkes deneyimleriyle doğru orantılı büyür. Bu yüzden aynı coğrafyaya, aynı ulusal kimliğe doğsak dahi bilincimiz ve farkındalık oranımız birbirimize denk değil. Bu, kurduğumuz iletişimlerde çok büyük boşluklar yaratıyor. Sözlü açıdan birbirimizi duysak, yazılı olarak birbirimizi okusak dahi anlamsal açıdan yetemiyoruz.

Burada bahsettiğim şey kelimelerin anlamı değil. Burada bahsettiğim şey, karşımızdaki kişinin ya da kişilerin yaşadığı şeylerin ne anlama geldiği. Aynı hayatı yaşamadığımız için birbirimizin hayatını anlamlandırmakta da yetersiz kalıyoruz. Bu noktada empati ve iyi niyetli yaklaşım iletişimi kurtarabiliyor fakat tam tersine bu anlaşmazlığı bir hırs meselesine dönüştürdüğümüzde iletişimler kopuyor, insanlar fazlasıyla yoruluyor.

Bu hırs meselesi üzerine eğilmek istiyorum. İnsanoğlunun yönetmekte en fazla zorlandığı şey egosudur. Ego, ön yargıyı aşırı besler ve objektif açıdan düşünme dürtümüze el koyar. Egosunu kontrol edebilecek bireysel güce sahip insanlar tabii ki var ama maalesef ki toplumların geneline baktığınızda, neredeyse ilk gördüğünüz şeylerden biri egonun insanların üzerinde bir gücünün olduğudur. Bu yüzden yaşanmışlığın getirdiği o olgunluk farkını aşağılanma ve yetersizlik duygusuyla karıştırıyoruz. Karşımızdaki kişiye gösterdiğimiz bu tavır tamamen kişisel aslında. Bu tarz durumlarda bizim kendi içimizdeki duygu dışarıya yansıyor. Aslında doğru düşündüğümüzde bu duygunun karşımızdaki kişiyle hiçbir alakası olmadığını fark edebiliriz.

Karşımızdaki kişiyi yaşadığı hayat ve bu hayat sonucunda elde ettiği birikimler yüzünden yargılayamayız. Dolayısıyla yaşadıklarının onda yarattığı farkındalık onun da seçimi değil. Bizim yaşadığımız hayatın onun farkındalığına denk olmamasının sebebi de biz değiliz. Bunu fark edip kabul ettiğimizde işler şekil değiştirmeye başlıyor.

  • O çok kibirli, burnu yere düşse almaz.
  • O bizimle tenezzül edip konuşmaz.
  • O bizim gibileri beğenmez.
  • O sana bakmaz.
  • O kendisini çok akıllı sanıyor.
  • Sanki dünyanın en kültürlü insanı o.

vb. cümleleri sayısız kez duyduğunuzu düşünüyorum.

Bunlar bazen insanların gerçekten sergiledikleri tavırlara dayansa da bu tarz söylemlerin çoğunlukla yaşanmışlık farkının yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Maalesef ki insanlar yaşanmışlık veya olgunluk açısından denk olmadıklarında, aynı rotada isteseler de buluşamıyorlar. Yine bahsettiğim üzere, iyi niyetle empati kurmak iletişimi bir noktaya kadar taşısa da, sonrasında denklik yine gerekli hâle geliyor çünkü denklik farkı istemsizce tam anlaşılmama duygusunu doğuruyor.Tam anlaşılmama duygusu, hep bir eksik kalma ve tam bilinememe kaygısını yaratıyor. Bu da uzun soluklu, sağlıklı bir duygu değil. İnsanların aynı şeylerden zevk alamaması ve ilgi alanlarının da eşleşmemesini es geçmeyelim çünkü bu durum “anlaşılamama-bilinememe” kaygısını ciddi oranda büyütüyor.

Şu ana kadar ele aldığım argümanı insanları kategorize etmek ya da insanları tanımlamak amacıyla ileri sürdüğümü düşünmenizi istemiyorum. Sadece insanların neden yürüdükleri yol sebebiyle birbirlerine uygun olamadıklarını nazikçe ve anlaşılır bir dille açıklamak istiyorum.

Yaşanmışlık denk olmadığında çoğu zaman empati eksik kalıyor çünkü iyi niyetli yaklaşmak ve empati kurmak maalesef toplumdaki insanların çok küçük bir yüzdesinde görülen bir davranış biçimi. Bu tür durumları genellikle olumsuz etiketlemeye meyilli olduğumuz için, söz konusu olgunluk farkı çoğu zaman anlayış ve toleransla aşılmaya çalışılmıyor. Kaldı ki bir üst paragrafta da bahsettiğim üzere, iletişim; tolerans ve iyi niyetle dahi ancak belli bir noktaya kadar ilerleyebiliyor. Elbette şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Her iki taraf da bu farklılığı kabul eder ve iletişimde kalmayı isterse, bağ sürmeye devam ediyor hatta bazen hayat boyu devam eden ilişkilere; evliliklere, ortaklıklara ve dostluklara dönüşebiliyor. Tekrarlamak istiyorum: bu tamamen bireysel bir tercih meselesidir. Herkes bu farklılığa aynı yaklaşımı göstermeyebilir.

Bu yaşanmışlıkların denk olmaması meselesi aslında kendi içinde ciddi bir duygusallık barındırıyor. Erken yaşta büyümüş ya da deneyimi yaşından fazla olan insanların arka planında gerçekten travmatik olaylar var. İnsanlar yalnız savaşmak zorunda kaldıklarında ya da yanlarında onlar için savaşacak kimse olmadığında hayata karşı tek başına mücadele etmeyi öğreniyor. Savaş açma biçimleri, savaşa girme şekilleri, aldıkları yaralar ve sonucunda kazandıkları zaferlerin türüne göre hepsinin ruhani yaşı bedensel yaşının üstüne çıkıyor. Dolayısıyla olgunluk meselesini kibirle veya nobranlıkla karıştırmamak lazım. Bazı insanların ruhu, içinde oldukları vücuda fazla ağır geliyor.

İçinde olduğumuz coğrafya bu konuda fazlasıyla ünlü. Kimse her anlamda eşit seviyede ailelerde doğmuyor. Üstelik hiçbirimize büyürken hissettirilenler de eşit değil. Bu yüzden her yazımda ısrarla bahsini geçiriyorum: İnsanın doğduğu ev, geldiği yer ve hikâyesi çok önemli. Bunların hepsine tek bir kelimeyle “geçmiş” diyoruz. Bu denklikteki eşitsizliği yaratan kelime tam olarak bu: Geçmiş. Olayın bu yönüne bilhassa girmek istedim. Birbirimize karşı nasıl yaklaşmamız gerektiği konusunda duyarlılığı bu düşünce üzerinden şekillendirebiliriz.

“Hikâyesini bilmiyorum.”

Yukarıda var olan cümle gerçekten çok önemlidir. Her iletişim atağımızda aklımıza ilk gelmesi gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu, objektifliği çok hızlı kazanmamızı sağlayan bir anahtar görevi görüyor.

Denklik hususuna tekrar geri dönecek olursak; iletişimde yaşanan boşlukları tolere etmek veya etmemek bireysel tercih meselesi demiştim. Hayatın her zaman sevgiyle ve iyi niyetle daha iyiye gidebileceğine inanan biri olarak denklik farkını olabildiğince tolere etmeye çalışmaktan yanayım.

Hikâyelerimiz birbirine çoğu zaman denk değil. Bunu değiştiremeyiz ama bunu neden kabullenmeyelim? Bizi birbirimizden ayıran şeylere odaklanmak yerine, onlara rağmen yan yana kalmaya çalışmak daha anlamlı değil mi?