Engin BAŞCI
Türkiye’de siyaset ciddi bir dönemeç noktasında.
Görüldü ki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye’ye uygun bir sistem değil.
2018 yılından bu yana yaşananlar ve ülkenin geldiği durum bunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor.
Ekonomide bir düzelme yok.
Enflasyonun tansiyonu düşürülemiyor, geniş halk kesimleri hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı boğuşuyor.…
Milli eğitimdeki uygulamalar en çok eleştirilen konuların başında geliyor.
Diplomalı işsizlerin sayısı artıyor, gençlerin gelecekten beklentisi azalıyor.
Gençlerin çareyi yurt dışına gitmekte arıyor.
Hukuk devleti ve demokrasi adına ciddi sorunlar yaşanıyor.
Devlet kurumları bir kişinin aldığı ya da alacağı kararlara bakıyor.
Tek imza ile alınan kararlar kısa süre sonra tek imzalı başka bir kararla iptal ediliyor.
Üniversiteler bile gecede kapanıp iki sonra açılabiliyor.
Nedeni bile açıklanmıyor.
Kamu yönetiminde liyakat azalıyor, sadık ve inanmış bir partili olmak belli görevlere atanmanın koşulları arasında yer alıyor.
Demokrasiden otokrasiye doğru bir gidiş gözlemleniyor.
O yüzden Türkiye’nın dış dünyadaki imajı giderek kötüleşiyor.
Tüm bunlar olurken 2002 yılından bu yana ülkeyi yöneten iktidar güç kaybetmeye başladı.
AKP’nin Türkiye’ye tüm sorunların çaresi olarak getirdiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sorunları gidermeyi bırakın sorunları büyüttü…
Hatta yeni sorunlar yarattı.
Yönetilememe sorunu bunlardan biri.
Türkiye sorunlarına çare olacak politika üretmekte zorlanıyor.
İktidarın halka vaad ettiği yeni bir şey de yok görünüyor.
Bunu halk da gördüğü için tercihini AKP’ten ana muhalefet partisi CHP’ye kaydırdı.
2024 yerel seçimlerinden CHP birinci parti çıktı ve AKP ilk kez bir seçimde ikinciliğe düştü.
Hem de güçlü olduğu birçok ilde belediye başkanlıklarını kaybederek…
Aradan geçen iki yılda bu tablo değişmedi.
İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde sosyal belediyecilik halkta karşılık bulunca AKP iktidarı bundan rahatsız oldu.
Oradaki sosyal belediyecilik uygulamaları diğer CHP’li belediyelere de yayıldı.
Bu gidiş iktidar için bir sonraki seçimi riskli hale getiriyordu.
Özellikle Ekrem İmamoğlu’nun ismi cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkınca düğmeye basıldı.
Onun merkezinde yer aldığı suçlamalar ve dava süreçleri başladı.
Diploması iptal edildi, kendisi ve birçok belediye başkanı tutuklandı.
Bu sürece CHP sokağa çıkarak karşılık verdi.
Saraçhane’de başlayan eylemler her hafta başka bir şehirde halkın yoğun ilgisiyle heyecanlı ve coşkulu mitinglere dönüştü.
Bir yıl boyunca 100’ün üzerinde miting düzenlendi.
CHP Genel Başkanı Özgür özel bir lider olarak bu mitinglerde büyük bir sempati topladı.
Kamuoyu yoklamaları yargı eliyle yürütülen onca operasyona rağmen CHP’yi yine birinci parti gösteriyordu.
Bu kez yedekte bekletilen mutlak butlan sürecine hız verildi.
Anayasanın açık hükümlerini ve YSK’yı devre dışı bırakan bir yol izlendi.
Hukuk tartışmaları içinde Kemal Kılıçdaroğlu mahkemenin verdiği kararla CHP’nin başına oturtuldu.
Ve ortaya ikili bir CHP görüntüsü çıktı.
Bir yanda Genel Merkezi mahkeme kararı ve polis gücüyle ele geçiren Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi, diğer yanda mazbatayı elinde tutan Özgür özel ve ekibi…
Yani atanmış ve seçilmiş iki genel başkan ve iki CHP…
Bu tam da AKP iktidarının istediği bir görüntüydü: CHP’nin bölünmesi, ayrışması ve siyasi tartışmalar içinde itibar kaybetmesi…
Mutlak butlan kararı sonrasında ve Kurban Bayramı tatili süresince yaşananlar böyle bir ikiliği ortaya koysa da iktidarın bu tablodan tam anlamıyla hoşnut olduğunu söylemek zor.
Çünkü CHP’liler neredeyse bir bütün olarak ve aralarına muhalif kitleleri de katarak Özgür Özel ve ekibinin arkasında durdu.
Özgür Özel’in CHP Genel Merkezi’nden TBMM’ye yürüyüşü, bu sırada TOMA’nın üzerinde verdiği görüntü, İzmir’de halkla buluşması ona verilen desteğin ilk göstergeleriydi.
Bu desteğin gerçek boyutu bayramın son günü Ankara Güvenpark’ta görüldü.
Binlerce kişinin katıldığı o çoşkulu buluşmada ve on binlerce kişiyle Güvenpark’tan Anıtkabir’e yürüyüşüyle kitle desteğini arkasına aldı.
Görülen bir şey daha var ki bu süreçte muhalefet partilerinin önemli bir kısmının Özgür Özel’in yanında olması.
Gerekçeleri de süreci bir demokrasi sorunu olarak görmeleri; yani siyasi partilere ve demokratik işleyişe yargı eliyle müdahale edilmesi.
Kaygı şu:
Bu normalleştirilir ve meşrulaştırılırsa demokrasiden otokrasiye geçişin yolu da açılır.
İktidar bunu mu istiyor bilinmez ama muhalefetin bunu istemediği kesin.
Bu kaygılar ve gelişmeler içinde Türkiye, cumhuriyet tarihinin en önemli dönemeç noktalarından birinde duruyor.
Yol ayrımında iki tabela var: Demokrasi ve Otokrasi.
Sürecin seyri Türkiye’yi bu iki yoldan birine sokacak.
Ve hiç kimse bu tercihten bağımsız değil.
Herkes otobüsün içinde…
