Buse GÜLİN
Çok tanıdık bir girişle yazıma başlamak istiyorum. Beni takip eden okuyucularımın fazlasıyla bildiği bir husus olsa da, benimle yeni tanışan okuyucularım için bu alt bilgiyi vermenin önemli olduğu görüşündeyim. Bu yüzden minik bir hatırlatıcı kullanacağım: Hayatım boyunca korku sinemasını korkmak için izlemedim. Psikolojik çıtamın yüksek olmasının bu konuda bana sağladığı birçok avantaj oldu. Bana kalırsa iyi yazılmış her korku filmi, insanın zihninde zaten var olan duyguları görünür hâle getirir. Bu yüzden canavarlar, cinler ya da lanetler çoğu zaman ilgimi ikinci planda bırakır. Asıl dikkatimi çeken, insanın neden belirli imgeler karşısında aynı korkuyu hissettiğidir.
Smile serisi de tam olarak bu yüzden üzerinde durmaya değer bir konumda bulunuyor.
İlk bakışta filmin en dikkat çekici unsuru, karakterlerin yüzlerine yerleşen o rahatsız edici gülümseme gibi görünüyor. Oysa biraz daha yakından bakıldığında, filmin bize anlattığı şeyin gülümsemek değil; gülümsemenin bağlamını kaybetmesi olduğunu görüyoruz. Bu konuda serinin beslendiği fikri ilgi çekici buluyorum çünkü son derece basit bir eylem üzerinden farkındalık kasımız fazlasıyla çalıştırılıyor.
Ne kadar garip, değil mi?
İnsanlık tarihi boyunca gülümsemek güvenin, samimiyetin ve yakınlığın simgesi oldu. Bir bebeğin ilk gülümsemesini umutla karşıladık. Sevdiğimiz insanın yüzündeki tebessümde huzur aradık. Gülümsemeyi iyi niyetle eşleştirdik. Göz ucuyla dahi olsa, karşılaştığımız her dudak kıvrılması bize iyi şeylerin yaşanacağını hissettirdi. Aslında evrensel olarak, gülümsemeyi sorulan sorulara yöneltilen olumlu cevaplar olarak da kodladık ve çoğu zaman kelimeler yerine sadece gülüşlerimizi kullandık.
Peki aynı yüz ifadesi neden Smile’da dehşet veriyor olabilir?

Bunun derin bir psikolojik tarafı var. Esasen insanlar olarak yalnızca yüz ifadelerini okumuyoruz. Onların taşıdığı niyeti de okumaya çalışıyoruz. Her birimiz, karşılaştığımız bir gülümsemenin gerçek olup olmadığını çoğu zaman saniyeler içinde hissederiz. Gözlerin ve duyguların konuşmadığı bir yüzde, dudakların yukarı doğru kıvrılması bizi rahatlatmaz. Tam tersine, huzursuz eder. Bu yüzden Smile’ın en korkutucu tarafının servis edilen lanet algısı olmadığını düşünüyorum. Paranormal ve öngörüsüz ilerleyen dadanmaların ötesinde, her karakterin güven alanı kasıtlı olarak zedelendikçe çok daha ciddi bir gerçeklikle yüzleşiyoruz.

Smile’da bu olgunun yemek masasına konduğu tek bir sahne var. Yakın açıyla karakterlerin sadece suratlarının sergilendiği anlar. Bunun, ele geçirildiğine inandığımız her karakterle yakın mesafeden yüz yüze geldiğimiz algısını uyandırmak için kullanılan bir çekim tekniği olduğu kanısındayım. Sınırlı sayıda sunulan bu çekim vasıtasıyla istenilen duygu durumu izleyicilerin üzerinde inşa ediliyor ve Smile’da gözlerimizin içerisine bakarak gülümseyen karakterler bizi korkutmaya başlıyor.
Özünde, bu hileyle gülümsemenin o noktadan itibaren artık güven vermediği izleyiciye geçiriliyor. Durumu daha da kompleks hâle getiren sosyal ve kültürel gerçeklik ise, günlük hayatımızda bunun sayısız örneğini her gün görüyor olmamızdan kaynaklanıyor çünkü zihin, izlediği karakterdeki tekinsizliği içinde bulunduğu vücudun deneyimleriyle birleştiriyor ve böylelikle duygu daha kalıcı hâle geliyor. Sonra algı bu konuda daha şiddetli çalışmaya başlıyor. Böylelikle çoğu zaman kendi hayatımızdaki diyalogları meraktan veya farklı bir sebepten çözümlemeye koyulabiliyoruz. Bu sayede hafıza geriye gidiyor ve tüm anlar tek bir soru etrafında şekilleniyor: “Karşılaştığım hangi gülümsemeler gerçekti?” ya da “Hangi gülüşler gerçekten temsil etmesi gereken duyguyu yansıtıyordu?”
Bir üst paragrafta ifade ettiğim üzere, modern dünyada Smile’ın etkisini sağlayan çok fazla anla karşılaşıyoruz. Mesela iyi olmadığını bildiğimiz hâlde “İyiyim.” diyerek gülümseyen insanlar… İçinde fırtınalar koparken yüzüne hiçbir şey olmamış gibi bir ifade yerleştirenler… Toplumun beklediği duyguyu sergileyebilmek için kendi hislerini sessizce geriye çekenler ve daha niceleri…
Bu yüzden Smile’ın rahatsız edici tarafının burada başladığını savunuyorum. Evet, Smile daha mistik, daha karanlık ve daha paranormal bir yerden konuşuyor ama bağlandığı ideoloji temelde aynı.

Smile serisi bize hiç yabancı bir yüz göstermiyor. Dikkat ederseniz, seri boyunca tanıdığımız karakterlerin sayısı veya fiziki özellikleri hiç değişmiyor. Bu, gülümseme eyleminin üzerindeki vurgunun işlevselliğini koruyabilmek adına uygulanan bilinçli bir tercih. Bu yüzden aslında filmin ilerlediği her dakika, sürekli az sayıda tutulmuş karakterlerin diyaloglarına ve sahnelerine şahitlik ediyoruz. Limitli kadro, tüm suratları tanıdık ama bir tanesini özellikle daha tanıdık hâle getiriyor ve yalnızca ufak bir oyunla seçilen gülüşün içindeki duygu çekilip alınıyor. Korku tam da bu boşlukta doğuyor.
Sosyolog Erving Goffman, gündelik hayatı bir sahneye benzetirken insanların sürekli roller oynadığını söyler. Belki de bu yüzden yüzümüz yalnızca duygularımızı değil, toplumun bizden görmek istediği ifadeleri de taşır. Gülümsediğimiz her an mutlu veya memnun olmayabiliriz; bazen yalnızca öyle görünmemiz gerektiğini düşünürüz.
İşte Smile, bu gündelik performansı rahatsız edici bir uç noktaya taşıyor çünkü Smile’da alenen sergilenen bir gülümseme var ama onu besleyen hiçbir duygu yok. Bu da doğrudan şu teoriyi doğuruyor:
Belki de insan hiçbir zaman gülümsemeden korkmadı. Gülümsemenin ardında bir insan kalmadığını hissettiği andan korktu.
