Buse GÜLİN
Sahip olmanın, sandığımız kadar güçlü bir eylem olmadığını geç fark ederiz. Başlangıçta her şey bir kazanım gibi görünür; elde edilen her şey, insanın kendini biraz daha tamamladığı yanılsamasını yaratır. Oysa zamanla, sahip olduklarımızın bizi tamamlamaktan çok, yavaş yavaş tanımlamaya başladığını hissederiz ve tam da bu noktada, tanım dediğimiz şeyin aslında bir sınır çizdiğini anlarız; çünkü insan, neyle tanımlanıyorsa, fark etmeden onunla sınırlanmaya başlar.
Bir şeye sahip olmak, ona tamamen – doğasını öğrenebilecek kadar- yakınlaşabildiğimiz anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman onunla aramıza görünmez bir mesafe koyar çünkü sahip olunan şey, artık bir deneyim olmaktan çıkar; korunması gereken bir değere dönüşür. Bu dönüşüm, insanın o şeyle kurduğu ilişkiyi kökten değiştirir: Başlangıçta özgür olan bağ, zamanla bir sorumluluğa, ardından sessiz bir yükümlülüğe evrilir ve o yükümlülük, insanın hareket alanını daraltmaya başlar.
Biz çoğu zaman bu değişimi fark etmeyiz. Aslında, bir şeyin bize ait olduğunu düşünürken, onun sınırları içinde hareket etmeye başladığımızı göremeyiz. Seçimlerimiz daralır, alışkanlıklarımız sabitleşir, ihtimaller yavaşça azalır ve tüm bunlar olurken, hâlâ kontrolün bizde olduğuna inanırız; oysa kontrol ettiğimizi sandığımız şey, çoktan bizi biçimlendirmeye başlamıştır.
Bu yüzden sahip olmak, her zaman görünmeyen bir vazgeçişi de beraberinde getirir. Bir şeyi seçtiğimizde, diğer ihtimallerden uzaklaşırız. Bu uzaklaşma ilk başta fark edilmez; çünkü seçimlerimizin içinde hâlâ özgür hissetmeye devam ederiz fakat zaman ilerledikçe, o seçimin çizdiği sınırlar belirginleşir ve insan, o sınırların içinde kendine yer açmaya çalışırken, aslında dışarıda bıraktığı ihtimalleri de unutur; unuttukça da o ihtimallerin yok olduğunu sanır
Bazen insan sahip olduklarının içinde kendine yabancılaşır. Bir zamanlar arzuladığı şeyin içinde, kendine ait olmayan bir sessizlik bulur çünkü o şey, elde edildiği anda değişmemiştir belki ama onu isteyen kişi çoktan değişmiştir. İşte bu gecikmiş fark ediş, sahip olunanla kurulan bağı sessizce aşındırır.
Ait olmak ise bambaşka bir husustur. Sahip olmaktan farklı olarak sınır çizmez; aksine, insanı o sınırların ötesine taşır. Ait olunan yerde bir koruma ihtiyacı yoktur; çünkü kaybetme korkusu belirleyici değildir. Orada insan, tutunduğu için değil, bıraktığında da var olabileceğini bildiği için kalır ve bu bilme hâli, ilişkiyi bir zorunluluk olmaktan çıkarır.
Bu yüzden sahip olmak ile ait olmak arasındaki fark, düşündüğümüzden daha derindir. Biri insanı toplar gibi görünürken, diğeri onu serbest bırakır. Biri güven hissi yaratırken, diğeri varoluşu barındırır ve bu iki hâl arasındaki gerilim, insanın kendini nasıl kurduğunu belirler.
Biz çoğu zaman sahip olduklarımızla kendimizi tanımlarız. Oysa insan, sahip olduklarının toplamı değildir. Bazen tam tersine, sahip olduklarından sıyrıldığında kendine yaklaşır; çünkü geriye kalan şey, yüklerinden arınmış bir varoluştur.
Belki bir şeylere sahip oldukça çoğaldığımızı sanarken, aslında yavaş yavaş daraldığımızı anladığımız o yer kırılma noktalarımızdır.
Ne dersiniz?
