Ebeveyn olma hadisesi: Rehberlik etmek ile zorunda bırakmak arasındaki fark

Buse GÜLİN

Hepimiz dünyaya kendi kaderimizle geliyoruz. Aldığımız ilk nefesle yaşayacağımız her şeyin haritası az çok çizilmiş oluyor. Kendi ellerimizle şekillendirebileceğimiz kadarı kişisel tercihlerimizin yörüngesinde değişiyor fakat algımızın belirli bir yaşa kadar oturamadığını düşünürsek, bizim rotamızı kimler belirliyor?

Ebeveynler… Cevap aslında çok terminolojik ve fazlasıyla da dogmatik. Kökten edindiğimiz hiçbir değer bize ait değil. Ebeveyn olarak tanımladığımız kişilerin inisiyatiflerine göre şekillenen bir benliğimiz ve yaşam döngümüz var. Bu noktada yaşabildiklerimiz veya yaşayamadıklarımız da bize ait değil. Sahip olabildiklerimiz ve olamadıklarımız da… Oysaki, bize ait olmayan bir geçmişi sırtlanmamız yetmiyormuş gibi, sorumluluğunu doğru yerden taşımamız gereken bir hayat da sürdürmemiz bekleniyor. Burada işlerin biraz adil olmadığını savunuyorum.

Her ne kadar aile kutsal gibi atfedilse de, esasında en çok eleştirilmesi gereken çekirdek yapıdır çünkü yanlışların çoğu asla sorgulanmanın/sorgulamanın var olmadığı alanlarda ortaya çıkar. “Aile” bunun toplumsal açıdan pozisyon almış en iyi örneklerinden biridir. Hiçbir ebeveyn kabul etmese de, sadece küçük bir orana sahip ebeveynler çocuğunun büyümesi adına özgürlük alanı açar ve çocuğun karakterinin özünde olduğu gibi şekillenmesine izin verir. Bunu yaparken de iletişim dili olarak baskıyı/ tehdidi  kullanmaz. Genelde ebeveyn davranışı, çocuğu doğasının dışında var olan dinamiklerle şekillendirme odaklıdır çünkü her ebeveyn çocuğunu “en iyisi olsun, hayatı güzel olsun” idealiyle belki de çocuğun hiç parçası olmak istemeyeceği bir hayata maruz bırakır.

Maruz bırakmak burada önemli bir kelime hâline geliyor çünkü okuyucularıma geçmesini istediğim şey “zorlama hâli.” Nedense çoğu ebeveyn kafasının içerisinde yarattığı “ideal çocuğu” kendi çocuğu aracılığıyla hayata geçirmeye çalışıyor. Bazı durumlarda bu ideal çocuk tamamen ebeveynin gerçekleştiremediği hayallerini devam ettirmesi gereken bir maşaya dönüşüyor ve ebeveynin başarmak istediği her şeyin projesi hâline geliyor. Yazı dilinde her ne kadar uç bir argümanmış gibi gözükse de, bu tarz çocuklar toplum içerisinde oldukça fazlalar.

Hiç ilgisinin olmadığı sosyal aktivitelere yönlendirilen çocuklar gördünüz mü? İstemediği hâlde sürekli ek ders alanlar? Ders veya sınav puanları yüksek olduğu hâlde daha da yükselmesi için özel derslere gönderilenler? Sürekli içinde olduğu eğitim sisteminde derece yapmaya zorlananlar? İstemediği bölümleri okumak zorunda kalan çocuklar? İstemedikleri mesleklere zorunlu bırakılanlar?

Yukarıda saydığım tüm çocuklar ve daha niceleri hem ideal çocuğun hem de proje çocuğun açıkça göstergeleridir. Ben bunu “çocuğun belirli bir yaşa kadar ebeveynin kontrolünde olması durumunun açıkça istismar ediliş biçimi” olarak tanımlıyorum. Çocuğuna öz bakım yapmakla görevli ebeveyn bunu çarpık değerlerle işleyen sistemsel bir zorbalama hâline getirdiğinde, öz bakımın gerektirdiği çoğu duygusal gereklilik (sevgi, şefkat, anlayış) yok oluyor.

İşin özünde, çocuğa doğru yetişmesi adına rehberlik etmekle, onu istemediği bir şeye zorunda bırakmak arasında ciddi farklar vardır. Sağlıklı ebeveyn çocuğuna kendisini bulması adına alan açmakla yükümlüdür. Aksi durumda, çocuğunu kendi istediği versiyonda yetiştirmeye çalışan ebeveynlerin yarattığı bilinçdışı yıkımların yankıları hayat boyu ortaya psikolojik problemler, disiplinsizlik, sorumluluk almaya karşı inanılmaz bir tepki, doğru iletişim kuramama, duygusal dengesizlik, agresyon, ders çalışmama/ okula gitmeme eğilimi veya farklı davranış bozuklukları olarak çıkabiliyor.

Burada en büyük savunmalardan birkaçının üzerine konuşmadan geçmemek gerekiyor. “Ben her şeyi onun iyiliği için yaptım, sadece onun için en iyisini istiyorum, çok fazla şey gördüm ve geçirdim dolayısıyla çocuğum hata yapsın istemiyorum, büyüdüğünde bana hepsi için teşekkür edecek, annelerin ve babaların bildikleri yanlış değildir, bunca yıllık hayat tecrübemiz var, anneler ve babalar çocuğunun kötülüğünü ister mi hiç!…” cümlelerinin tanıdık geldiğine eminim çünkü çoğumuzun çocukluğunda gömülüler. Maalesef, hiçbiri iyi bir duygusal motivasyon barındırmıyor.

Çocuklarımız, ebeveynlik vasfımız sebebiyle sürekli kontrol edebileceğimiz ve kontrol etmeye çalışırken özgür iradelerini yok sayarak binevi oyuncaklarımız haline getirebileceğimiz varlıklar veya hayallerimizin gerçekleştiricisi değiller. Bu cümleyi bilerek tüm kalıpları yıkacak şekilde, direkt bir ton ile yazıyorum çünkü anlaşılması sağlıklı nesillerin yetişmesi için önem arz ediyor. Aileleri tarafından baskılanan, farklı kalıplara entegre edilmeye çalışılan çocuklarda sosyal uyumsuzluk, duygusal problemler ve kişisel bir depresif ruh hâli oluşabiliyor; hatta çok başarılı olsalar da, içsel tatminsizlik hissi hep baskın hâle gelebiliyor ve kişisel hayatlarında sorunlu tutumlar sergileyen bireyler halini alarak, yalnızlaşabiliyorlar. Bunlar daha önceden de bahsini geçirdiğim üzere, çocukların hayat boyu taşıyacakları “yankılar” hâlini alabiliyor ve bu yankılar “garip/ problemli bulunan yetişkinler” inşa edebiliyor. Sayısız yazımda dile getirdiğim bir husus var. Burada da yineleyeceğim. “Birçok travma aileden köklenir.”

Çocuklarımızın hayat boyu taşıyacakları yaralar olmanın önüne geçmeliyiz. Her çocuk kendi kaderiyle doğar. Değiştirebileceği kadarını kendi değiştirmelidir. Ebeveyn rehberdir, müdahaleci veya karar verici değil.

Daha özgür ve sağlıklı nesiller için…