Engin BAŞCI
“Benim memurum işini bilir” dendiğinde bir şeyler değişmeye başlamıştı.
“Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” sözüyle bu değişme farklı bir boyuta taşındı.
O yıllar Özallı yıllardı.
Türkiye’nin serbest pazar ekonomisine geçişiyle neoliberalizmin hayatın her köşesine nüfuz ettiği bir döneme girildi.
Kapitalizmim babası Adam Smith tarafından yaygınlaştırılan “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışı yeni versiyonuyla Türkiye’ye de girdi.
Devlet piyasadan geri çekilmeye başladı, onun yerini özel sektör doldurdu.
Özelleşelim güzelleşelim yaklaşımıyla bırakın “yapalım, bırakın geçelim” denildi.
Adeta her isteyen her istediğini yaptı.
Kurallar ve mevzuatın arkasından dolanıldı.
Köşeler dönüldü.
Böyle bir iklimde değerlerin bozulması, yeni davranış kodlarının oluşması kaçınılmazdı.
Oldu da…
***
O günleden bugüne Türkiye’nin iki yakası bir araya gelmedi.
Hayali ihracat patladı.
Kriz üstüne kriz yaşandı.
Bankerler krizinden sonra banka krizlerini de gördük.
Şirketler kapandı, bankalar battı…
2001 bankalar krizinin hemen öncesinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Hikmet Uluğbay ekonomideki sorunlar nedeniyle strese girip intihar girişiminde bile bulundu.
Ecevit hükümeti istifa edince kriz ortamında siyasete güven de sarsılmıştı.
Kemal Derviş, İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan’ın bu süreçteki birlikte yeni bir parti kurma girişimi de yürümedi.
Kemal Derviş ve Hüsamettin Özkan kendini çekince İsmail Cem yalnız kaldı
Sonuçta 2002 seçiminde halk iktidar partilerini cezalandırdı. DSP, ANAP ve MHP barajın altında kalarak parlamentoya giremedi.
AKP’nin tek başına iktidara gelişi de bu sürecin etkisiyle oldu.
Eskilere güvenini kaybeden vatandaş yeniye oy verdi.
Yapısal reformlar ve Avrupa Birliği uyum yasalarının etkisiyle ilk yıllarda yaşanan iyiye gidiş sonraki yıllarda tersine döndü.
O yıllarda Türkiye’nin dengesini bozan yeni olaylar yaşandı.
Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davaları, aynı dönemde futbol dünyasını karıştıran Şike Davası, “Yetmez ama Evet” sözünü siyasi lügata sokan ve Anayasa’da değişiklik öngören HSYK’nın yapısını değiştiren 12 Eylül Referandumu, Bakanların adının karıştığı 17-25 Aralık yolsuzluk krizi ve sonrasında 15 Temmuz Darbe Girişimi…
Tüm bunlar olurken 2003’ten sonra toparlanma sürecine giren ekonominin dengeleri yeniden bozulmaya başladı.
Ecevit hükümetinde ekonomik sorunlar nedeniyle strese girip intihar girişiminde bulunan Devlet Bakanı Hikmet Uluğbay, 2017 yılında, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi referandumundan önce Birgün Gazetesi’ne verdiği mülakatta bakın ne söylüyor.
Soru şu:
“Bugün sizi intihara iten 1999’daki ekonomik tablodan daha iyi bir Tükiye’de mi yaşıyoruz?”
Hikmet Uluğbay’ın yanıtı:
“Hayır, bugün daha kötü ve karanlık bir tablo var. O gün olmayan cari açık dönem toplamı bugün 500 milyara gelmiş durumda. Bugün katma değer yaratma azalmış, hane halkı borcu artmış, TL değer kaybetme sürecine girmiş durumda. 2002’de 16, 5 milyar dolar düzeyinde olan kısa vadeli dış borç 2016’da 103,3 milyar dolar düzeyine geldi. Ülkenin dış borcu 129,6 milyar dolardan 416,7 milyar dolara çıktı.”
Ekonomik tabloyu bu şekilde anlatan Hikmet Uluğbay hükümet sistemini, haliyle rejimi değiştirecek referandum için şu uyarıyı da yapıyor:
“O gün olmayan cari açık dönem toplamı bugün 500 milyar dolara gelmiş durumda. Referandumdan evet çıkması halinde bir tünelin içine girip yeni bir maceraya atılır Türkiye. Ancak bu macerayı kaldıracak gücü var mı, ondan şüpheliyim.”
***
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin oylandığı 16 Nisan 2017 Referandumu’ndan bir defaya mahsus olmak üzere mühürsüz oyların kabülüyle “Evet” çıktı. Hem de mühürsüz oyların sayısı “Evet” ile “Hayır” arasındaki farktan daha çok olduğu halde…
“Anayası bir kere delmekle bir şey olmaz” sözünden mühürsüz oyları bir kere kabul etmekten bir şey olmaz noktasına gelindi.
Ama bir şey değil, çok şey oldu.
***
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen yeni rejime kimi başkanlık kimi tek adam rejimi dedi.
Anayasa bu dönemde bir kez değil, bir çok kez delindi.
Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına alt mahkemeler uymamaya başladı.
Yargıda yürütmenin etkisi hissedilir oldu.
Yürütmenin başında tek bir kişi vardı, o da Cumhurbaşkanı…
Tek imzalı Cumhurbaşkanı kararnameleriyle devlet yönetilir hale geldi.
Kurum ve kurulların başkan ve yönetim kurulları bir gece de atanıyor, bir gecede değiştiriliyordu.
Öyle ki devlet işleyişinde mevzuatı belirleyen pek çok kararname bir başka kararnameyle değiştirilmeye başlandı.
Bu süreçte devlet kurumlarının yapı ve işleyişlerini de değiştiren ve aslında yasayla yapılması gereken şeyler Cumhurbaşkanı kararnameleriyle yapıldı.
Bunun Anayasaya aykırı olduğu söylendi. Anayasa Mahkemesi’nden karar 6 yıl sonra çıktı.
Kararda kararnameyle değil yasayla olması gerekir, 1 yıl içinde düzeltin denildi.
Ve bu tuhaf durum ancak 6 yıl sonra fark edilip düzeltme yoluna gidildi.
Tek bir kişinin hemen her şeye karar verdiği bir ortamda özerk olması gereken denetleyici ve düzenleyici kurumlar da yeterince özerk olamadı.
Denetim sistemi gereğince işlemedi.
Anında müdahale edilmesi gereken durumlarda hep bir onay arandı.
Onay beklerken yaşanan zaman kaybı sorunlar ve krizler yaşattı.
Böylesi bir sistemde, sistemin açıklarını kendi çıkarına kullanmak isteyen kişi ve yapılar ortaya çıktı.
Siyasetin nüfuzunu kullanan, kimi zaman siyasetle iç içe olan kişi ve yapılar güç ve servet sahibi oldu.
Siyaset bu yapıları, bu yapılar da siyaseti beslemeye başladı.
Yaşanan FON KRİZİ bunun tipik örneğidir.
***
Kuralların kişiden kişiye farklı uygulandığı, kimi zaman yok sayıldığı, değerlerin bozulduğu, adaletin işlemediği ya da geciktiği tablonun adı çürümedir.
Asıl tehlike bu çürümenin toplumsal alanda tek tek bireylere yayılması ve anormal olanın normal gibi görülmeye başlamasıdır.
Tıpkı temel insan hakları, hukuk ve demokratik değerlerle uyuşmayan uygulamalara yönelinmesi, yargıda hukuk devletine inancı ve adalet duygusunu zedeleyen uygulama ve kararların görülmesi, nepotizmin yaygınlaşması, kendinden olana ayrıcalık tanıma ve kayırmacılığının liyakatın önüne geçmesi gibi…
Buna alışıp kabullenmek, normalleştirip olağanlaştırarak çürümeyi görmezden gelmek ise gerçeklik yitimidir.
Yapılması gereken de bellidir:
Önceki krizlerde olduğu gibi gerçekliğimizle yüzleşmek, yanlışta ısrar etmek yerine doğruyu aramak ve bulmak…
Ve tabii ki düzeltmek…
Düzelterek yenilenmek iyidir, ülkeler ve toplumlar böyle gelişir.
