Sivil toplumun (ve STK’ların) güven sorunsalı üzerine

Aydoğan YILMAZ

Sivil toplum kuruluşlarının (STK’lar) işlevlerini anlamak için öncelikle, sivil toplum kavramının siyaset felsefesindeki anlamına bakmak ve ilişkili olduğu kültürel, ekonomik ve siyasal bağlam içerisindeki yerini görmemiz gerekmektedir. Sivil toplum kavramı, en genel anlamıyla, siyasal ve iktisadi kurumların dışında faaliyet gösteren; ‘’devlet ile aile ve özel yaşam alanı’’ arasında kalan, gönüllülük esasına dayalı sivil davranış ve örgütlenmelere dayalı bir toplumsallığı içinde barındıran yaşam alanıdır. 

Sivil toplum kavramını, devletle özdeş alanlar olduğuna yönelik ele alan yaklaşımlar olsa da dünyada yaşanan değişimlerle beraber devletle karşıtlığı (ayrı alanlar) üzerinden ele alan yaklaşım ve fikirler çerçevesinde bir konsensüs oluştuğunu söylemek mümkündür. Bu konsensüsün oluşmasında küreselleşme ve yeni toplumsal hareketlerin belirleyici bir etkisi bulunmaktadır. Bu okuma üzerinden değerlendirdiğimizde sivil toplum, devlet ile serbest piyasa alanına karşıt olan bir ‘’üçüncü sektör’’ konumunu almıştır. Sivil toplumun ‘’üçüncü sektör’’ olarak kavramsallaştırılması devletten kısmen ayrı, gönüllülük esasına dayalı, ortak çıkar ve amaçları ifade eden ve kâr amacı gütmeyen oluşumlar (STK) tarafından desteklenen gönüllü birliktelikler alanı olarak somutlaşmıştır.

Sivil toplumun kurumsallaşmış formu olan STK’ların, faaliyet alanlarına (çevre, kimlik, nükleer karşıtlığı, doğal afetler vb.) yönelik yürüttükleri çalışmalarını ve görünürlüklerini belirleyen en önemli etkenlerden birisi, içerisinde bulundukları siyasal koşullardır. Sivil toplum kuruluşları bu anlamda hem devlet kurumlarıyla hem de faaliyet gösterdikleri ülkelerin hükümetleriyle belirleyici -özellikle sivil topluma ait konu ve sorunların yönetilmesi ve STK’ların bu faaliyetlerini sürdürürken hükümetlerin aldıkları siyasi konumlanmalar noktasında- bir ilişki içerisindedir. Hak arayışının ve alternatif bir dünya düzeni de mümkün anlayışının ürünü olan sivil toplum, devletler ile rakip değil; refah seviyesi yüksek ve adil bir kamusal düzenin işlediği toplumların en önemli dayanağıdır.

Sivil toplum kavramını Türkiye üzerinden değerlendirdiğimizde -özellikle son yıllarda- ideolojik saiklerle STK’ların bir kısmının rakip olarak görüldüğü, devlet-toplum ilişkileri ve yaşanan siyasi kutuplaşmalarla kamusal alanların parçalı bir görünüme kavuştuğu, derin bir yapısal tıkanıklığa evrildiğini görmekteyiz. Ortaya çıkan bu tabloda ise kamusal fayda, sosyal refah ve adalet mücadelesinden uzaklaşılıp; ‘’kariyerizmin, kişisel nüfuz arayışlarının, kurumsal tekelleşmenin ve partizanlaşmanın pençesinde’’ sivil topluma olan güvenin berhava olduğu ve yine, STK’ların bu güvensizlik ortamında işlevsizleştiği (devletten özerk bir alan olamaması) bir yapısal tıkanıklık durumu ortaya çıkmıştır. Siyasal alanda yaşanan bu yozlaştırıcı dinamikler, kurumsal zayıflık ve ilkesizlikleri de -özellikle sivil toplumun kar amacı gütmeme gibi ilkeleriyle bağdaşmayan- beraberinde getirmiştir. Bu yozlaşmanın doğurduğu zaafiyetler çıkar odaklı yöneticilik anlayışı, liyakatsizlik ve nepotizm, dernek ve vakıfları kendi özel mülkleri gibi görme, kurum üzerinde tek adam olma, denetimden kaçma, şeffaflık problemleri ve kurulan klientalist ilişkiler olarak sıralanabilmektedir.

Sivil toplum kavramı, yazının başında belirttiğimiz üzere, devletten özerk bir alandır çünkü ontolojik mahiyetini bu şekilde koruyabilir. Mevcut siyasal iklimle uyumlaştığında, kendi varoluşsal ilkelerinden ödün vermeye başladığı görülmektedir. Türkiye’deki mevcut siyasi iklim, sivil toplum (ve STK’lar) üzerinde hakimiyet kurarak kendi ideolojik ilkeleriyle uyumlu bir alan oluşturmak istemektedir. Bu durumda ise ‘’hükümet güdümlü sivil toplum kuruluşları’’ ortaya çıkarak, hükümet destekli halkla ilişkiler ajansları gibi faaliyet göstermektedirler. Kamusal alandaki parçalı yapıda, daha muhalif blokta yer alan kurumlar ise reaksiyoner, mevcut siyasal iklimle uyumlu, ideolojik birer sözcü konumunda faaliyetlerini yürütürler. Bu siyasal koşullarda, sivil toplum “denetleyici” ve “hak arayıcı” misyonlarını kaybetmekte, STK’lar (ve yine benzer vakıf, dernekler) ‘’bürokratik tahakkümün’’ ve ‘’partizan çıkarların’’ sultasına girmektedir. Sivil toplumun ve kamusal alanın baskılanması, rasyonel ve objektif tartışma zeminini çıkmaza sokarak, kamusal fayda odaklı ortak kararların alınabildiği kamusal alanları yok etmektedir; bu ise hakikat yerine ‘’kabileci sadakatlerin’’ konuşulmasına sebep olmaktadır. Sivil toplumun özerkliğini kaybetmesi ve hükümet güdümlü bir yapıya evrilmesinin en büyük çıktısı ise toplum üzerinde yarattığı güvensizliktir.

Son olarak, bugün, sivil toplumun gündeminde olan kimlikler, insan hakları, kadın hakları ve çevre gibi değerler, toplumların ortak değerleridir. Sivil toplumun ortak değerleri olan bu tematiklerin tartışılabilmesi için demokrasinin işlediği kurumlara ve kamusal alanlara ihtiyaç vardır. Dünyada ve ülkemizde yaşanan demokrasiden sapma olgusu üzerine yoğunlaşmadan, bu yapısal tıkanıklıkların giderilmesi pek mümkün gözükmemektedir.