Buse GÜLİN
İnsanlar korku filmlerini neden izlediğimi yıllardır anlamaya çalışıyor. Oysa ben hiçbir zaman
yalnızca korkuyu izlemedim. Toplumların bilinçaltını ve yer yer bilinçüstünü izledim.
Çocukluğumdan beri beni en çok içine çeken tür hep korku oldu. Çoğu zaman aykırı bir bireysel
tercih olarak görülse de, savunduğum bir olgu vardır: Korku filmleri toplumun aynasıdır. Bir
toplumun iç işleyişindeki tüm kırılmaları, korku filmlerinin kurgularında servis edilen sert ama
şeffaf bir gerçeklikle izlersiniz. Her toplumun kolektif duygusal çöküşü, kendi sinema kültüründe
çiçek açmış korku kategorisinde yansıtılır.
Yazılarıma genelde bireysel bir bilgilendirmeyle başlamam fakat bu konu özelinde, savunduğum
olgunun neye dayandığını ifade edebilmem için minik bir geçiş yapmam gerekiyordu çünkü aslında
yazımın devamı korku filmlerinin teknik işleyişi veya çekim süreci değil, neyi yansıttıkları ile
alakalıdır.
Gelelim asıl meseleye…
Uzun süredir korku filmlerini izlerken dikkatimi çeken ortak bir ayrıntı var.
İçinde kötü bir varlığın yaşadığı porselen bebekler…Lanetli müstakil evler…Şiddetin sıradanlaştığı
aileler… Tekinsiz çatı katları… sıklıkla bozulan asansörler, yüksek katta bulunan loft daireler,
Karanlık bodrumlar… ruhların çağırıldığı tahtalar, şeytani ayinlerin yapıldığı ormanlar, Miras
bırakılan garip objeler…
Düşündüğünüz zaman, herkes en başında bütün bu anormalliklerden itinayla korkuyor fakat sonra
aynı insanlar o kötülükle aynı çatının altında veya aynı bölgede yaşamaya başlıyorlar. Üstüne bir
süre sonra ona isim veriyorlar, konuşuyorlar, koruyorlar ayrıca sevmeye de çalışıyorlar. Bazende
saplantılı bir sadakat geliştiriyorlar.
Ne garip…İnsan zihni, kaçamadığı şeyle savaşmayı bir noktadan sonra bırakıyor ve kendisine
tanıdığı uğursuz bir ayrıcalıkla onunla yaşamayı öğreniyor. Nitekim, korku filmlerinin de en
gerçekçi tarafı tam olarak burada filizleniyor çünkü bu durum yalnızca sinemanın kullandığı
dramatik bir anlatım biçimi olmanın çok ötesinde konumlanıyor. Bu husus aslında insan
psikolojisinin en eski savunma mekanizmalarından biri ve sembolik bir dille daima vurgulanıyor.
Biraz daha açıklayıcı olmanın konunun özümsenmesinde faydalı olacağına inanıyorum. Bu sebeple
metaforik bir anlatımın ötesinde, olabildiğince sade bir tanımlama yapmaya çalışacağım.
Sürekli acıya maruz kalan bir insan için acı, olağanüstü olmaktan çıkar. Maruziyet rutin hale
geldiğinde aynı zamanda olağan hâle de gelir ve insan, normalini kaybettiğini çoğu zaman fark
etmez. Esasında, normal dediğimiz şey mutlak değildir. Sürekli maruz kaldığımız şeydir. Belki de bu
yüzden korku filmlerindeki ebeveynler, içinde kötülük olduğunu bildikleri bebeği evden atmak
yerine onunla yaşamayı seçiyorlar. Bu ilk bakışta mantıksız geliyor ama gerçekten öyle mi?
Sizce Annabelle’nin bir ailenin içerisinde konumlanışı çok mu tutarsız? Ya da The boy filminde her
gün bakım ritüelleri tekrarlanan porselen bir bebeğin sahip olduğu değer?
İnsan zihni bazen kötülüğü reddedemeyecek kadar yorulduğunda, onu hayatının bir parçasına
dönüştürüyor. Vurgulamakta fayda görüyorum; Alışmak her zaman kabullenmek değildir. Bazen
yalnızca hayatta kalabilmenin tek yoludur.
Yazımın konusu aslında bebek değil. Toplum.
Belki de bu yüzden bazı toplumlar yıllarca süren şiddeti sıradanlaştırabiliyor. Bazı aileler yıllarca süren psikolojik istismarı “böyle gelmiş böyle gider” diyerek kabulleniyor. Bazı çocuklar sevgisizliği sevgi sanarak büyüyor. Çünkü insan uzun süre maruz kaldığı anormalliği bir süre sonra norm zannetmeye başlıyor.
Bu yazımın finalinde söylemek istiyorum ki: Aslında korkutucu olan şey kötülüğün varlığı değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. En korkutucu şey kötülüğün bir gün evimizin en sıradan eşyası haline gelmesidir.
Çoğunlulukla geliyor da.
