Çocukluğumuzun kumsalları

Buse GÜLİN

Çocukluğumuzun kumsalları yalnızca denize girdiğimiz yerler değildi. Onlar, hafızamızın en tuzlu köşeleriydi.

Ayağımıza dolanan kum taneleri, annelerimizin çantalara sıkıştırdığı poğaçalar, güneşten kızarmış omuzlarımız, plastik kovalarımız, birbirini hiç tanımayan çocukların beş dakika içinde kurduğu arkadaşlıklar… Hepsi aynı manzaranın parçasıydı. Deniz, yalnızca su değildi; ortak bir çocukluktu.

O yıllarda kimsenin birbirine ne iş yaptığını sormaya ihtiyacı yoktu. Çocuklar soyadlarını bilmeden arkadaş olur, aileler yan yana serdikleri havluların üzerinde birbirlerine karpuz veya kızarmış patates ikram ederdi. Kumun üzerinde ne marka görünürdü ne de statü. Hepimiz güneş kremine bulanmış suratlarımızla çıplak ayak yürürdük. Belki de bu yüzden kumsallar, eşitliğin en görünmez mekânlarıydı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, çocukluğumuzun yalnızca yıllar içinde geride kalmadığını fark ediyorum. Mekânları da elimizden alındı.

Eskiden belediyelere ait olan, herkesin özgürce ulaşabildiği kıyılar birer birer ücretli plajlara dönüştü. Denizin kendisi hâlâ orada duruyor olabilir ama ona ulaşmanın yolu artık aynı değil. Kum aynı kum, dalga aynı dalga… Değişen şey, kimin o dalgalara yaklaşabildiği.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir kumsal gerçekten özelleştirilebilir mi?Tapusu el değiştirebilir belki ama çocukluğumuzun anıları ne olacak?

Bir toplumun ortak hafızasında yer etmiş mekânları ekonomik ayrıcalıklara dönüştürdüğünüzde yalnızca kıyıları değil, o kıyılarda biriken hayatları da dönüştürmüş olursunuz çünkü kamusal alan dediğimiz şey yalnızca boş bir arazi değildir. İnsanların birbirini gördüğü, tanımadığı insanlarla aynı gökyüzünü paylaştığı, sınıfların en az görünür olduğu alanlardan biridir.

Bugün denize bakarken aynı manzarayı görmüyoruz. Kimimiz giriş ücretlerini düşünmeden içeri giriyor, kimimiz ise kıyıya yaklaşamadan geri dönüyor. Aynı şehirde yaşıyoruz ama aynı kıyıya ait değiliz. İşte en büyük kaybımız tam burada başlıyor.

Sınıf farkı yalnızca oturduğumuz semtlerle ya da bindiğimiz arabalarla oluşmuyor. Çocukların aynı kumda oynayamamasıyla da oluşuyor çünkü birlikte kurulamayan çocukluklar, ileride ortak bir toplum olmayı da zorlaştırıyor. Aynı dalganın peşinden koşmayan çocuklar, büyüdüklerinde birbirlerinin hayatlarını anlamakta da zorlanıyor.

Biz, çocukluğumuzda denizin herkese ait olduğuna inanarak büyüdük.Şimdi ise denizin kendisi değil, kıyıları ayrılıyor. Ardından anılarımız, alışkanlıklarımız ve birbirimize temas edebildiğimiz son ortak alanlar…Belki de bu yüzden mesele yalnızca ücretli plajlar değil.Mesele, çocukluğumuzun sessizce istimlak edilmesi.

Bir zamanlar herkesin ayak izi kalan o kumsallar, bugün yalnızca ödeme yapabilenlerin iziyle doluyor. Oysa bazı yerler yalnızca coğrafi değildir; bir toplumun belleğidirve bellek, satılmaya başladığında geriye yalnızca kum değil, eksilmiş bir çocukluk kalır.

Oysa hiçbir çocuk eksik kalmayı hak etmiyor. Sisli bulutlarla dolu, yoksunluk içeren bir geçmişten fazlasına layık olduğumuza inanıyorum çünkü bazı anılar satın alınamaz; birlikte büyümenin, aynı kumda oyun kurmanın ve denize koşarken birbirine yabancı olmamanın bir bedeli olmamalı. Bu noktada hepimize yeniden hatırlatmak istediğim çok güçlü bir gerçek var: Çocukluk, ekonomik koşulların belirlediği bir ayrıcalık değil, herkes için eşit başlaması gereken bir yaşam hakkıdır. Her toplum, çocuklarına ortak anılar kurabilecekleri alanlar bırakabildiği ölçüde güçlüdür çünkü bir kez daha telaffuz etmek istiyorum ki birlikte büyüyemeyen nesiller, birbirini anlamakta da zorlanır.

Ve… Çocukluğun eşit olmadığı bir yerde de adalet, yalnızca büyüklere anlatılan bir masal hâlini alır.