Bozulan değerler, yok sayılan kurallar…

Engin BAŞCI

Çok değil, 30 yıl önce bugünlerin bu şekilde yaşanacağını düşünemezdim.

Değerlerin bozulmaya başladığını görebiliyordum.

Buna rağmen bu kadarını hayal edemezdim.

Bir kişinin bütün bir ülkeyi kontrol edeceğini ve hemen her şeyin onun istekleri doğrultusunda yapılacağını söyleseler inanmazdım.

Ama düşünemediğim, hayal bile etmediğim, inanmayacağım her şey gerçek oldu.

Değerlerin bozulmasıyla kurallarla oynanmaya başlandı.

Sonra o kurallar bile bile görmezden gelindi, çiğnendi…

Kurallara uyulmaması değerlerin bozulmasını hızlandırdı.

Keyfiyet kuralların önüne geçti.

Oysa demokrasi özgürlükler ve kurallar sistemidir.

Kurallar çiğnenirse ve keyfiyetin tahakkümü toplumsal düzene hükmederse özgürlük alanları daralır.

O yüzden yaşadıklarımız ve maruz kaldığımız hayat demokrasi adına sancılı bir sürecin gerçekliğidir.

O sancıları toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda bütün çıplaklığıyla görüyoruz.

Görmekten de öte yaşıyor, hissediyoruz.

Bu premodern ve postmodern hayatın iç içe geçtiği ve birbirini beslediği bir gerçekliğin  ortaya çıkardığı bir tablo.

***

Yıllar öncesinde Hasankeyf’te bir pankart görmüştüm.

Bir seçim dönemiydi.

Hasankeyf sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Oradaki halkın öncelik sorunu gelecek kaygısıydı.

Yani Hasankeyf sular altında kalınca kendilerini nasıl bir hayatın beklediğiydi.

Tabii ki ekonomik, sosyal ve kültürel sorunları çözüm bekliyordu.

O yüzden pankartta yazılan yazı ilgimi çekmiş, hatta acı acı gülümsetmişti.

“İstanbul’a Dünyanın En Büyük Havalimanını Yapıyoruz”

Yazı buydu.

Yer Hasankeyf’ti ve Hasankeyf’in İstanbul havalimanından daha önemli sorunları vardı.

Bu gerçeklikten kopuş hali zaman içinde toplumsal ve siyasal hayatın tüm aktörlerine yayıldı.

Bireysel hayatlarımızda da karşılık buldu.

Fındık üreticisinin fındık taban fiyatlarına ve iktidarın fındık politikasına isyan edip o iktidara oy vermesi gibi bir kopuş bu.

Emeklinin sefalet ücretlerine itiraz edip yakındıktan sonra o ücretleri onlara layık gören iktidara destek vermesi gibi bir kopuş bu.

İktidarın adalet politikasını eleştirerek adalet yürüyüşü yapıp sonra seçim hukukunda ve vicdanlarda yeri olmayan mutlak butlan kararıyla koltuğa oturmak gibi bir kopuş bu.

Gücünü Anayasa’dan alan alt kademe mahkemelerin Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymaması gibi bir kopuş bu.

Referandumda mühürsüz oyları geçerli kabul eden YSK’nın sonraki seçimlerde mühürsüz oyların geçersiz olduğu kuralını yeniden uygulaması gibi bir kopuş bu.

***

Tuhaf bir dönemi yaşıyoruz.

Hem de uzun bir süredir yaşıyoruz.

Eli kalem tutan, mürekkep yalayan hemen herkesin her şeyin az çok farkında olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Her şeyin neden yapıldığını olan bitene ilgili olan az çok tahmin ettiği bir gerçekliği yaşıyoruz.

Kimi yazıyor, çiziyor, konuşuyor, bunu karşılığında bedel de ödeyebiliyor.

Çoğu da susuyor.

Özellikle bilim insanları, hukuk eğitimi veren üniversiteler bu tuhaf gerçekliğimize sessizler.

Öyle ki gördüğümüzü görmediğimiz, duyduğumuzu duymadığımız, bildiğimizi bilmediğimiz bir tuhaf haldeyiz.

Değerleri bozarak kuralları yok sayarak toplumsal ve bireysel bir çöküşün içindeyiz.

Ve kimse bizi yutan bu tuhaf gerçeklikten vareste değil.

Şairin dediğince;

“Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”