Ölümün masasındaki kartlar

Buse GÜLİN

Hiçbir zaman küçük fısıltıları tamamen yönetebilecek kadar güçlü olamadık. Gerçeğin en büyük gücü bu olsa gerek. İnsanın içinden sesleniyor, dibi olmayan bir yerinden…

Sindirmesi çok da kolay olmayan bir kontratla doğduk. Dünya üzerindeki varlığımızın önceden belirlenmiş bir kotası var. Süre aşımına açık değiliz, bu yüzden dolu dolu “hayatta kalmaya” çalışıyoruz.

Ölümle bir davam yok. Aslında sevdiğim sayılı sonuçlardan biridir. Doğumumuz bir nedene bağlı olduğu için, vefatımız da bir sonuca bağlı olacak. Bu gerçeklik, doğal bir seleksiyon olarak tanımlanmaya son derece açık fakat ölümle aramdaki ilişkiyi bu kadar sıcak tutan şey bu değil. İkimiz arasındaki ilişkinin stabil olmasının sebebi, ölümün kendi denkleminde tutarsızlık barındırmamasıdır. Ne kadar evirip çevirseniz de anlamı her yerden aynı çıkar mesela. Her sonuç değişime açıktır ama ölüm değil. Sadık bir insan olarak, onun da Tanrı’ya sadakatini seviyorum.

Ölümü bir kez yakından tanıdığınızda, ona olan antipatiniz dağılıyor. Yakınlığında bir uzaklık, sıcaklığında bir soğukluk yok. Düşünülenin aksine, ölüm fazlasıyla insan canlısı bir yapıya sahip. Her zaman masaya kartlarını açık koyuyor. Elindeki jokerleri de, asları da görüyorsunuz. Sonuç değişmeyecek olsa da hamle hakkınız var. Kaderinizi yönetemeyeceğinizi bilseniz de en azından deniyorsunuz. Tanrı’dan aldığı emirle, onurunuzu korumanız adına denemenize izin veriyor çünkü.

“Hakkıyla rahmete gitmek” telaffuzu kolay bir deyim fakat sindirmesi, en çok arkada kalana zor. Kalabilenin, ölümün götürdüğüyle ilgili yası her zaman sancılı oluyor çünkü ölümün zamanı geldiğinde sergilediği yakınlık fazlasıyla kişisel. Bu yakınlık, sadece masaya oturmaya hakkı olana açıkça gösteriliyor… Yani herkese açılacak kartların bir zamanı ve sırası var. Ölümün kartları açarken size nasıl göründüğü ise son insani bakışınızın içinde vuku buluyor… O esnada gelişen hiçbir şey üçüncü göze açık değil. Bu yüzden diğerlerinin, ölümün gaddar olabilme ihtimaline tutunarak çektikleri bir acı var. Kalan için deste, giden için kartlar çok farklı…Yine de gördüğünüz üzere, ölümle hangi kelime kombinlenirse kombinlensin, anlamı hep aynı yere çıkıyor. Onun yanında kelimelerin manası dahi değişemiyor.

Tanrı’nın sağladığına inandığım inisiyatifle tanık olduğum anlar var. Zemini kaygan bu evrende, şeffaf olan sayılı şeylerden birinin bu yüzden ölüm olduğunu düşünüyorum. Çok şey gördüm, çok şey duydum, çok fazla şeye tanık oldum ve hâlâ insani deneyimim devam ediyor. Kendi irademle savaştığım çok fazla zaman dilimi var. Direnişim, benim caddemdeki tüm ışıkları açık tutuyor. Bu yüzden yörüngemde karanlık fazlasıyla çaresiz ama yine de maneviyat yükseldikçe nefis hırçınlaşıyor. Bu yüzden insanoğlunun faniliğini çok zayıf ama aynı zamanda çok güçlü görüyorum.

Her şeye rağmen bazılarımız için direnç, savaşı başlatmak için çaldığımız sirenlerin bitiminde son buluyor… Daha savaşa girmeden yenilenlerimiz var… Bazılarımız içinse sirenin varlığı, kılıçları çekip gard almak için son uyarı. Yenilme ihtimaline rağmen ileri atılıyoruz…

Ölüm… Ölüm bir kutsallık aracı, bir sıyrılış, bir yenilme ama aynı zamanda da büyüme… Anlayamayanlarımız var. Göze görünenin ötesine inanmamız gerekiyor. Dünya büyük, hayat kısa, nefes alışımız tek hecelik telaffuzumuz kadar…

Burada kötülüğe yer yok. Masaya oturmadan önce öğrenmemiz gereken ilk şey bu.

Vedalaşmak konusunda… Sanırım hâlâ büyümeyi öğreniyoruz.