Hakikatin gör dediği

Engin BAŞCI

Hakikati bu topraklarda ne görebildik, ne duyabildik, ne konuşabildik…

Ne de yazabildik yeterince…

Bize ne gösterildiyse, ne anlatıldıysa, ne yazıldıysa onunla yetindik, ona inandık, inanmak durumunda kaldık…

Tıpkı o büyüleyici Güney Kore filmindeki gibi…

Bize anlatılan bir hikâyenin peşinden gittik. Olan biten her şeyi bize sunulan bir tablonun renkleri içinde gördük.

“A Taxi Driver” 2017 yapımı bir Güney Kore filmi.

Filmdeki olaylar, Güney Kore’de askeri diktatörlüğe karşı 1980’de başlatılan ve çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan halk ayaklanması döneminde geçiyor.

Filmin kahramanı geçim derdinde olan ve ülkesinde yaşananlara ilgisiz bir taksi şoförü.

Pek çok Güney Koreli gibi yaşananlara diktatörlük rejiminin kendilerine anlattıkları çerçeveden bakıyor.

Ona göre ayaklananlar halk ve devlet düşmanı, bölücü, terörist ve çapulcu…

Haber peşinde koşan bir Alman gazeteciyi daha fazla para kazanmak için aracına almasıyla her şey değişiyor.

Bu sayede olayların içine giriyor, askeri diktatörlüğün neden olduğu vahşeti görüyor, direnişçileri yakından tanıyor, onlarla birlikte yaşananlara tanık oluyor.

O ana kadar kendisine anlatılandan çok farklı bir gerçeklikle karşılaşıyor.

Diktatörlük rejiminin zihninde yarattığı fildişi kuleler bir anda yıkılıyor.

Hakikatin gör dediği her şey taksi şoförünün düşüncelerini değiştiriyor.

Yaşananlara duyarsız kalmamak, ötekini tanımak, onu da kendinden bilmek bir insanlık görevi haline geliyor.

Filmde anlatılan hikâye Güney Kore’de geçse de benzerleri dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı kişilerin hayatlarında, farklı olaylarla yaşandı ve yaşanıyor.

Ve bizler hakikatin perdelendiği iktidar oyunlarında ve medya düzeninde bize anlatılan hikâyelerin seyircilerine dönüşüyoruz.

Çünkü öyle olmamız isteniyor.

Gezi Parkı eylemlerinin 11. yılında dahi demokratik haklarını kullanarak çevreye, şehirlerine ve hayatlarına sahip çıkmak isteyenlerden “terör” ve “terörist” yaratma çabalarını görüyoruz.

Kimileri bu söyleme sıkı sıkıya sarılıyor ve çok sayıda insan buna inanıyor.

Onların gözünde Gezi Parkı’na sahip çıkan binlerce kişi, tıpkı Güney Koreli taksi şoförünün başlangıçta kendi ülkesindeki direnişçileri yaftaladığı gibi bölücü, terörist ve çapulcu…

Oysa hakikat bu mu?

Gezi Parkı’nda nöbet tutan eylemcilere ve onlarla aynı düşünce ve duyguları paylaşarak sokaklara dökülen -belki de hayatlarında ilk kez böyle bir itiraz gerçekleştiren-  binlerce insana klişe yaftalamalar ve suçlamalarla yaklaşılabilir mi?

Cumartesi anneleri mesela…

Bin haftalık eylemlerindeki hakikati ne kadar görebildik?

“Kayıp” sözünün içerdiği hakikatle yüzleşebildik mi?

Bir kadının eşini, bir annenin evladını “kaybetmiş” olmasına, bulma arayışına yeterince duyarlılık gösterebildik mi?

Bir Cumartesi günü İstiklal Caddesi’nden, Galatasaray meydanından geçerken durup onlara bir baktık mı? Hal hatır sorup dertleştik mi? Her şeyden ötesi dinledik mi? Duyduk mu onları? Ve gerçekten gördük mü?

Velhasıl hakikatin gör dediği şey, içinde yaşadığımız hayatın bize anlatılan gerçekliğinden öte bir şey.

O yüzden ötekinin gerçekliği bizim gerçekliğimizin de bir parçası.

Bu aynı zamanda bir vicdan meselesi.

Çünkü vicdan hakikatin evidir…