Buse GÜLİN
Ölümün insandan aldığı şeylerin çoğunu geri getiremeyiz.
Bir sesi saklayamayız. Bir bedenin sıcaklığını durduramayız. Bir insanın bir odaya giriş biçimini, kahkahasının yüksekliğini ya da bize dokunurken uyguladığı o kendine özgü basıncı bir kutunun içine koyamayız fakat bazı şeyler kalır.
Bir mektup.
Bir yüzük.
Bir fotoğraf.
Ve bazen birkaç tel saç.
Bugün sevdiğimiz bir insanın saçını kesip bir broşun içine yerleştirmek, ondan kolye yapmak ve böylelikle bedenimizin üzerinde taşımak çoğumuza tuhaf gelebilir. Hele o insan artık hayatta değilse, davranış sevgi ile ürperti arasında garip bir yerde durmaya başlar.
Oysa özellikle 18. ve 19. yüzyıl Avrupa ve Amerika’sının maddi kültürüne baktığımızda saçın takılar, madalyonlar ve başka hatıra nesneleri içinde kullanıldığı çok daha geniş bir gelenekle karşılaşırız. Viktorya döneminde yas kültürüyle güçlü biçimde ilişkilenen bu nesneler arasında ölen kişiyi hatırlatmak üzere hazırlanmış yüzükler, broşlar, kolyeler ve saç işçiliğinin kullanıldığı parçalar bulunuyordu.
Bir insan öldükten sonra bedeninden kalan bir parçayı kendi bedeninde taşımak…
İşte beni asıl düşündüren şey bu.
İnsan sevdiği bir ölüyü neden üzerinde taşımak ister?
Belki cevap vermeden önce küçük ama önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Saçtan yapılmış her takı yas takısı değildi.
Saç işçiliği yalnızca ölümle ilişkili değildi; yaşayan insanlar arasında sevgi, dostluk ve aile bağlarının hatırası olarak da saç alışverişi yapılabiliyordu. Aynı şekilde yas takılarının tamamında insan saçı bulunmuyordu. Siyah mine, jet ve farklı malzemeler de yasın görsel dilinin parçaları hâline gelebiliyordu. Üstelik saç işçiliğinin ticari bir alanı da vardı; dolayısıyla bugün karşımıza çıkan her tarihî saç takısını belirli bir ölünün bedeninden alınmış kişisel kalıntı olarak yorumlamak doğru olmaz fakat gerçekten sevilen bir insanın saçını içeren nesneler başka bir soru açıyor çünkü saç sıradan bir hatıra değildir.
Hatıra bazlı bize kalan nesneleri düşündüğümüz zaman anımsatıcı olarak kendimize seçtiğimiz bu nesnelerin anlamsal bir çıkarımını otomatikman yapabiliyoruz. Mesela:
Vefat etmiş bir kişinin mektubunu saklayabiliriz. Var olan el yazısı bir anımsatıcı görevi görür.
Vefat etmiş bir kişinin bir kıyafetini saklayabiliriz. Hayattayken sahip olduğu fiziksel bütünlüğünün temsilini sağlayabilir.
Vefat etmiş bir kişinin yüzüğünü saklayabiliriz çünkü bir zamanlar düzenli olarak taşınması sebebiyle yarattığı tensel aidiyet, sürekli fiziksel bir bağlantı halindeymiş hissiyatı sağlayabilir.
Saç ise yalnızca insanın kullandığı ya da dokunduğu bir şey değildir; bir zamanlar o bedenin parçasıdır.
Tam da burada nesne ile beden arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlar.
Saç kesildiği anda bedenden ayrılır fakat bedene ait olma hikâyesi sona ermez. Artık canlı bedenin parçası değildir; buna rağmen o bedenden geldiğini biliriz. Dokunduğumuz şeyin bir zamanlar sevdiğimiz insanla biyolojik olarak bütün olduğunu bilmek, onu diğer hatıra nesnelerinden farklı bir yere taşır.Bu yüzden saçın yas kültürü içinde böylesine güçlü bir malzemeye dönüşebilmesinin sebeplerinden birinin bu olduğu görüşündeyim.
Beden kaybolur.
Saç kalabilir.
İnsan ölür.
Ondan ayrılmış küçücük bir parça, zamana karşı şaşırtıcı biçimde direnebilir.
Burada ölümün tuhaf maddi problemi ortaya çıkar. Yas tuttuğumuz insan zihnimizde son derece canlı olabilir fakat artık fiziksel olarak erişilemezdir. Onu hatırlarız ama dokunamayız. Sesini zihnimizde duyabiliriz ama cevap alamayız. Bedenin yokluğu ile hafızanın varlığı aynı anda yaşamaya devam eder. Yas nesnesinin tam da bu iki gerçekliğin arasına yerleştiğini düşünüyorum çünkü ne bütünüyle insandır ne de bütünüyle sıradan bir nesne.
Elizabeth Hallam ve Jenny Hockey’nin ölüm, hafıza ve maddi kültür üzerine çalışmaları burada bize önemli bir kapı açar. Ölümden sonra geride kalan nesneler yalnızca geçmişi temsil eden pasif eşyalar değildir;yaşayanların ölülerle kurduğu ilişkinin maddi biçimlerinden birine dönüşebilirler. Bu açıdan baktığımızda bir saç tutamının yaptığı şey oldukça ilginçtir. Ölüyü geri getirmez fakat yokluğu bütünüyle soyut kalmaktan çıkarır ve kaybın dokunulabilir bir sınırı olur.
Belki de bu yüzden yas yalnızca zihinsel bir süreç değildir. İnsan kaybettiği kişiyi düşünürken aynı zamanda onun eşyalarını toplar, saklar, dağıtır, koklar, kaldırır, bazen yıllarca açmadığı kutuların içine yerleştirir.
Birinin gömleğini atamayız.
Telefon numarasını silemeyiz.
Ses kaydını tekrar dinleriz.
Fotoğraflarını başka bir klasöre taşımaya elimiz gitmez.
Bazen mesele nesnenin ekonomik değeri değildir. Nesne, başka hiçbir şeyin yapamadığı bir şeyi yapıyordur: Bir zamanlar burada birinin bulunduğuna tanıklık ediyordur. Saç ise bu tanıklığı neredeyse rahatsız edici derecede ileri taşır çünkü yalnızca kişiye ait değildir. Kişiden gelmiştir.
Tam bu noktada Marcel Mauss’un armağan üzerine geliştirdiği düşünceleri hatırlamak çok faydalı olacaktır. Mauss’un tartışması elbette Viktorya dönemi saç takıları üzerine değildir ve onun farklı toplumların armağan sistemlerinden hareketle geliştirdiği yaklaşımı buraya doğrudan taşımak doğru olmaz fakat armağanın veren kişiden bütünüyle bağımsızlaşmaması fikri, insanın neden bazı nesneleri sıradan eşyalardan farklı deneyimlediğini düşünmek için güçlü bir başlangıç sunar.
Sevdiğimiz birinden kalan nesneye baktığımızda yalnızca nesneyi görmeyiz.
Kimin verdiğini de görürüz.
Kimin kullandığını.
Kimin dokunduğunu.
Evet, bu süreçte nesnenin maddesi değişmez fakat sahibinin ölümü onun anlamını bütünüyle değiştirir. Dün sıradan olan şey bugün atılamaz hâle gelir. Bu dönüşüm bana yasın en ilginç özelliklerinden biri gibi geliyor.Ölüm yalnızca insanın statüsünü değiştirmez; geride bıraktığı nesnelerin statüsünü de değiştirir.
Bir tarak artık tarak değildir.
Bir mektup yalnızca kâğıt değildir.
Bir yüzük yalnızca metal değildir.
Ve birkaç tel saç yalnızca biyolojik madde değildir.
Ölüm nesneleri çoğaltmaz.
Anlamlarını ağırlaştırır.
Belki bu yüzden geçmişteki yas pratiklerine bugünün gözleriyle bakarken dikkatli olmak gerekiyor. Modern insan ölümle ilişkili bazı davranışları kolaylıkla “ürkütücü” olarak adlandırabiliyor. Ölü bedenin fotoğrafını çekmek, saçını saklamak, yas takısı taşımak ya da ölümün sembollerini gündelik hayatın içine yerleştirmek bize fazla doğrudan gelebiliyor fakat burada tuhaf olan geçmiş mi, yoksa ölümle kurduğumuz ilişkinin değişmiş olması mı?
Philippe Ariès’nin Batı toplumlarında ölüm anlayışının tarihsel dönüşümü üzerine çalışmaları tam da bu noktada önemli hâle geliyor fakat eklemeden geçmek istemiyorum. Ariès’nin geniş tarihsel şemaları daha sonraki araştırmalarda tartışılmış ve eleştirilmiştir; yine de temel bir noktayı düşünmemize yardım eder. Bu noktayı sizin için şu şekilde özetleyebilirim : toplumların ölümle kurduğu ilişki tarih boyunca aynı kalmamıştır.
Ölümün nerede gerçekleştiği, ölünün ne kadar görünür olduğu, yasın nasıl gösterildiği ve ölümün gündelik hayatın içine ne ölçüde girebildiği değişebilir. Dolayısıyla bir dönemin yas pratiğini başka bir dönemin duygusal ölçüleriyle değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Bugün saçtan yapılmış bir yas broşuna bakıp “Ben bunu asla takamazdım” diyebiliriz. Belki gerçekten takamazdık fakat aynı anda cebimizde ölü bir yakınımızın yüzlerce fotoğrafını taşıyor olabiliriz.
İşte burada tarihsel mesafe aniden küçülmeye başlıyor. Viktorya döneminde bir insan sevdiği kişinin saçını küçük bir madalyonun içine yerleştirip göğsünün üzerinde taşıyabiliyordu. Biz ise bir insanın yüzünü, sesini, mesajlarını ve hareketli görüntülerini birkaç santimetrelik bir ekranın içinde taşıyoruz. Elbette bunlar aynı şey değildir. Bir fotoğraf biyolojik bir kalıntı değildir. Dijital görüntü bedenden fiziksel olarak kopmuş bir parça da değildir. Aralarındaki farkı yok saymak, saçın maddi ve bedensel niteliğini gözden kaçırır fakat ikisinin arasında düşündürücü bir benzerlik vardır.
İnsan kaybettiği kişinin tamamen erişilemez olmasına direniyor.
Bir şey kalsın istiyor.
Bir görüntü.
Bir ses.
Bir nesne.
Bir iz.
Belki yasın maddi kültürü tam olarak bu isteğin tarihidir çünkü insanın unutmak istemediği şeyi bir maddeye bağladığına inanıyorum fakat burada daha derin bir mesele var.
Hatırlamak için neden nesneye ihtiyaç duyarız ki?
Sonuçta sevdiğimiz insan zihnimizdedir. Onu hatırlamak için yüzüğüne, fotoğrafına veya saçına teorik olarak ihtiyacımız yoktur. Yine de nesneyi saklarız çünkü hafıza yalnızca zihinde yaşamaz. Mekânlara, kokulara, kumaşlara, seslere ve eşyalara tutunur. Bazen yıllardır düşünmediğimiz bir insanı tek bir koku geri getirir. Bir çekmeceden çıkan eski bir nesne, zihnimizde yıllardır açılmamış bir kapıyı birkaç saniyede açabilir.
Marcel Proust bunu edebiyatta Madeleine ile unutulmaz hâle getirmişti; antropoloji ise maddi dünyanın kimlik ve hafıza üzerindeki etkisini çok daha geniş biçimde düşünür.
Daniel Miller’ın maddi kültür üzerine çalışmalarının önemli taraflarından biri de burada belirginleşir. Nesneler gündelik hayatın sessiz dekorları değildir. İnsanların ilişkilerini, kimliklerini ve dünyayla kurdukları bağları taşıyabilirler. Çoğu zaman onları fark etmeyiz; fakat tam da görünmez oldukları ölçüde hayatımızın örgütlenmesine katılırlar. Ölüm olduğunda ise bu sessizlik bozulur. Bir zamanlar fark etmeden yanından geçtiğimiz eşya aniden görünür olur çünkü artık ona baktığımız dünya değişmiştir. Yas nesnesinin gücünün biraz da buradan geldiğini savunuyorum.
Tabi ki, objenin bir insanın yerini alamayacağını biliyoruz. Yine de ondan vazgeçemiyoruz. Burada saçın başka bir özelliği daha ortaya çıkıyor. Saç, insan bedeninde kimlikle olağanüstü derecede güçlü ilişki kuran bir parçadır. Kesilir, uzatılır, boyanır, örtülür, gösterilir, biçimlendirilir. Yaş, cinsiyet, statü, din, moda, isyan, aidiyet ve güzellik anlayışıyla ilişkilendirilebilir fakat bedenden ayrıldığında tuhaf bir dönüşüm geçirir. Başımızdaki saç güzelliğin parçası olabilir. Yerde gördüğümüz saç bizi rahatsız edebilir. Sevdiğimiz bir ölünün saçını taşıyan madalyon ise son derece kıymetli hâle gelebilir.
Aynı madde.
Üç farklı bağlam.
Üç farklı anlam.
Mary Douglas’ın sınıflandırma ve sınır üzerine düşüncelerinin burada yeniden işe yaradığı bir nokta var. Bedenden ayrılmış şeyler kültürel olarak rahatsız edici hâle gelebilir çünkü artık ait oldukları sınırın dışındadırlar fakat yas takısında çok ilginç bir tersine dönüş gerçekleşir. Normalde atılabilecek beden parçası korunur.
Saklanır.
Özenle biçimlendirilir.
Metalle, camla veya değerli malzemelerle çevrelenir.
Ve sonunda bedenin üzerinde taşınacak kadar kıymetli hâle gelir.
Bir sınır ihlali, sevgi tarafından yeniden anlamlandırılır. Belki de bu yüzden yas takısına yalnızca “ölüm nesnesi” demek yetmez. O aynı zamanda bir ilişki nesnesidir çünkü değerini yalnızca ölümden değil, ölümden önce kurulmuş olan bağdan alır.
Yas kültürünü yalnızca karanlık, gotik veya ürpertici bir estetik olarak gördüğümüzde bunu gözden kaçırabiliriz. Oysa küçücük bir saç tutamının korunması, insanın ölüm karşısında geliştirdiği büyük ve gösterişli ritüellerden çok daha kişisel bir yerde durabilir.
“Senden bir şey bende kalsın.”
Belki ölüm karşısında kurduğumuz en eski pazarlıklardan biri budur. Bedenin tamamını tutamayacağımızı biliriz. Zamanı durduramayacağımızı biliriz. Ölümü geri çeviremeyeceğimizi de… Bu yüzden kurtarabildiğimiz kadarını, bazen küçücük bir şeyi kurtarırız. İnsanlığın mezarlar yapması, isimler yazması, fotoğraflar saklaması, eşyaları miras bırakması ve anıtlar dikmesi belki birbirinden bütünüyle ayrı davranışlar değildir. Hepsinin içinde yok oluşa karşı küçük bir itiraz bulunur: Buradaydı.
Hepimiz sadece bunun bilinmesini isteriz.
Robert Hertz’in ölüm üzerine antropolojik çalışmaları, ölümün yalnızca biyolojik bir olay olmadığını düşünmek için hâlâ önemli bir başlangıç noktası sunar. İnsan bedeni öldüğünde toplumsal ilişki aynı saniyede ortadan kalkmaz. Ölünün toplum içindeki yeri, yaşayanların onunla ilişkisi ve kaybın anlamlandırılması kültürel süreçler içinde yeniden düzenlenir. Belki de yas takısı bu yeniden düzenlemenin en küçük ve en kişisel mekânlarından biridir. Vefat eden kişi artık karşımızda değildir fakat tamamen dışımızda da değildir. Saçını göğsümüzde taşıdığımızda, fiziksel yoklukla duygusal varlık arasında yeni bir ilişki kurarız. Bu nedenle böyle bir takının yalnızca “hatırlatıcı” olduğunu söylemek bana eksik geliyor. Fotoğraf bize bir yüzü gösterebilir. İsim bir insanı çağırabilir. Saç ise bir zamanlar o insanın bedenine ait olduğu için başka türden bir yakınlık taşır. Belki bu yakınlık bizi bugün biraz rahatsız ediyor çünkü ölümün maddi gerçekliğini fazla yakına getiriyor.
Modern yas çoğu zaman hatırlamaya izin verirken bedensel kalıntıyla arasına daha fazla mesafe koymayı tercih ediyor olabilir. Fotoğraf kabul edilebilir. Video kabul edilebilir. Eski mesajları saklamak kabul edilebilir fakat saç? Bu noktada birden sınır değişir. Oysa bu rahatsızlık da bize geçmişten çok kendimiz hakkında bir şey söylüyor olabilir. Belki mesele Viktorya dönemindeki insanların ölümle fazla iç içe olması değildir. Belki biz ölümün bedensel tarafıyla aramıza daha kalın duvarlar ördük. Yine de ölümle kurduğumuz maddi ilişkinin bütünüyle ortadan kalktığını söylemek zor. Biçimler değişiyor; geride kalan şeylerle ne yapacağımız sorusu ise yaşamaya devam ediyor çünkü yas yalnızca bir insanın artık burada olmadığını öğrenmek değildir. Onun yokluğuyla birlikte yaşamayı öğrenmektir ve nesneler bazen bu iki dünya arasında küçük aracılara dönüşür.Evet, Ne ölüyü geri getirirler ne de kaybı ortadan kaldırırlar ama sadece ilişkiye başka bir biçim verirler. Bu yüzden artık tarihî bir saç takısına baktığımda ilk gördüğüm şey ölüm değil. Birinin başka bir insanı bırakmakta yaşadığı güçlük de değil yalnızca. Daha çok, sevginin maddeyle ne kadar tuhaf bir ilişki kurabildiğini düşünüyorum çünkü İnsan sevdiği şeyi korumak ister. Koruyamadığında ondan kalan şeyi korur.
Belki de sorumuzun cevabı başından beri saçın kendisinde değildi.
“İnsan sevdiği bir ölüyü neden üzerinde taşır?” diye sordum fakat insanın üzerinde taşıdığı şey gerçekten ölü müdür?
Birkaç tel saç elbette bir bedenden kalmıştır. Yine de onu değerli yapan şey biyolojik kökeni değildir. Ona dokunduğumuzda dokunduğumuz şey, o insanla kurulmuş ilişkinin maddi izidir. Bence yas takılarının bizi bugün hâlâ bu kadar etkileyebilmesinin nedeni budur.
Ölüm bir insanın bedenini bizden alabilir. Zaman sesini değiştirebilir, yüzünün ayrıntılarını hafızamızda bulanıklaştırabilir ve gündelik hayat bir zamanlar onun bulunduğu boşluğun etrafında yeniden kurulabilir fakat insan bazen küçücük bir nesnenin içine inanılmaz miktarda sevgi sığdırabilir ve belki de sevdiğimiz bir ölüyü üzerimizde taşırken aslında ölümü taşımıyoruzdur. Bir zamanlar aramızda kurulmuş bağın, ölümden sonra geride kalan ağırlığını taşıyoruzdur…
