Buse GÜLİN
İnsan, hiç görmediği bir şeyden korkabilir mi?
Belki de korkularımızın en derin olanları, varlığından emin olduklarımızdan değil, var olup olmadığını hiçbir zaman bilemediklerimizden doğar.
Yüzyıllar boyunca insanlar denizlere açıldı, uzak kıyılara ulaştı ve kendilerine yabancı coğrafyaları tanımaya çalıştı. Ancak denizin yüzeyinde ilerlemek, onun altında uzanan dünyayı bütünüyle tanımak anlamına gelmiyordu. Ufkun ötesine ulaşabilen insan, ayaklarının hemen altındaki karanlıkta nelerin yaşadığını çoğu zaman bilmiyordu. Bu yüzden okyanusların yalnızca keşfedilmeyi bekleyen coğrafyalar değil, insanın hayal gücüyle doldurduğu görünmez dünyalar hâline geldiğini düşünüyorum.
Peki denizlerin derinliklerine neden bu kadar çok canavar yerleştirdik?
Bu sorunun izini sürdüğümüzde, karşımıza farklı toplumların denizle kurdukları ilişkilerden doğan anlatılar çıkıyor.
İskandinav folklorunda anlatılan Kraken, devasa bedeni ve kollarıyla gemileri suların altına çekebilen korkunç bir deniz yaratığı olarak tasvir ediliyor. Bu anlatının kökeninde dev kalamarlar gibi gerçek deniz canlılarıyla karşılaşmaların bulunmuş olabileceği düşünülüyor. Ancak Kraken’i yalnızca yanlış tanınmış bir hayvan olarak değerlendirmek, hikâyenin kültürel anlamını gözden kaçırmamıza neden olabilir çünkü denize açılan bir insan için tehlike her zaman görülebilir değildir. Suyun altında ilerleyen bir canlı, ansızın değişen hava koşulları veya nedeni anlaşılamayan bir hareket, insanın kontrol edemediği bir dünyanın varlığını hatırlatır. Kraken gibi yaratıklar, işte bu belirsizliğe bir beden kazandırırlar.
Benzer bir durum, deniz kızları ve deniz yılanları gibi farklı kültürlerde değişik biçimlerde karşımıza çıkan varlıklar için de düşünülebilir. Bu anlatıların hepsi aynı anlamı taşımıyor; kimi tehlikeyi, kimi baştan çıkarılmayı, kimi ise insanla deniz arasındaki sınırın aşılmasını konu ediniyor. Yine de ortak bir özellikleri bulunuyor: İnsanların doğrudan kavrayamadıkları bir dünyayı, anlatılabilir ve hatırlanabilir hâle getirmeleri.
Bu ilişkinin ilginç örneklerinden biri de 1539 yılında yayımlanan Carta Marina adlı İskandinavya haritasıdır. Olaus Magnus’un hazırladığı bu haritada, denizlerde çeşitli olağanüstü yaratıkların tasvir edildiğini görüyoruz. Bugün bir haritadan beklediğimiz şey, coğrafyayı olabildiğince doğru göstermesidir. Oysa geçmişte hazırlanan bazı haritalar, bilinen coğrafi unsurların yanında söylentileri ve dönemin dünya tasavvurunu da taşıyabiliyordu. Böylece deniz canavarları yalnızca anlatıların içerisinde yaşamıyor, insanların dünyayı görselleştirme biçimlerinde de kendilerine yer buluyordu. Burada beni asıl düşündüren şey, insanın bilinmeyen karşısında neden bütünüyle suskun kalamadığıdır. Rasyonel açıdan cevap herkesin tahmin edebileceği bir yere açılıyor. Bilinmeyene dair bir eğilimimiz var çünkü bir tehlikenin ne olduğunu bilmediğimizde, onun nereden geleceğini veya nasıl davranacağını da kestiremeyiz. Oysa ona bir biçim ve hikâye verdiğimizde, belirsizliği tamamen ortadan kaldıramasak bile onun hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Bu nedenle deniz canavarlarını yalnızca geçmiş toplumların gerçek dışı inançları olarak tanımlamak istemiyorum. Onlar, aynı zamanda insanların yaşadıkları çevredeki tehlikeleri, deneyimlerini ve açıklayamadıkları olayları anlamlandırma çabalarının kültürel ifadeleridir. Üstelik bilimsel bilginin gelişmesi de, okyanusların hayal gücümüzdeki yerini bütünüyle ortadan kaldırmadı. Bugün denizlerin derinliklerinde yaşayan pek çok canlıyı tanıyor, geçmişte olağanüstü görülen bazı görüntülerin doğal açıklamalarını biliyoruz. Buna rağmen karanlık sular, hâlâ merakımızı ve korkularımızı harekete geçirebiliyor. Belki de bunun nedeni, bilinmeyenin yalnızca bilgi eksikliğinden ibaret olmamasıdır. İnsan bazen bildiği şeyler karşısında bile kendisini küçük, savunmasız ve güçsüz hissedebilir. Okyanusların büyüklüğü de bize tam olarak bunu hatırlatır: Dünyanın bütün sınırlarını kendi deneyimlerimizle belirleyemeyeceğimizi. Bu yüzden eski deniz haritalarında karşılaştığım canavarlara baktığımda, yalnızca hayal ürünü yaratıklar görmüyorum. Aynı zamanda, kendisinden çok daha büyük bir dünyanın karşısında duran insanın korkularını ve o korkulara anlam verme arzusunu görüyorum. Bu arzu en derin içgüdümüz olarak yaşamaya devam ediyor. Son zamanlarda çekilen sayısız filmde sivriltilen tema olarak ” Suların altındaki bilinmezlik” sunuluyor. İtiraf etmeliyim ki bu konu hakkında böylesine yoğun bir kurcalama ve anlamlandırma isteği beni farklı bir çıkarıma itiyor.
Belki de denizlerin en derinlerinde sakladığımız canavarlar, hiçbir zaman yalnızca suların altında yaşamadı. Onlar, insanın bilmediği bir dünyayla karşılaştığında kendi zihninde açılan karanlığa da aitti.
Ne dersiniz?
