Kemal ASLAN
Sonbaharı baharın tersine farklı renklerle ortaya çıktığı için severim. Şimdi hayatta olmayan kameraman arkadaşım Orhan Tanakıncı ile 1990’ların Eylül sonunda görev gereği gittiğimiz Bosna Hersek’te doğanın renk zenginliğiyle ortaya koyduğu renk cümbüşünden zenginliğinden etkilenmiştim. Kırmızının, sarının, yeşilin bu kadar mı farklı tonu olur? Benzer duyguyu Haliç Üniversitesi’nin Sütlüce’deki ilkokul binasına bakan dersliklerinde de kısmen yaşamıştım. Az sayıda çiçek farklı renkleriyle karşımda dururdu.
Sonbahar yaşam döngüsünde doğanın ölümü anımsatmasıdır. Yapraklar dökülür, çırılçıplak kalır ağaçlar, çiçekler… Ölümün güzelliği doğanın renkleriyle ortaya çıkar. Havalar soğur, kapalı mekânlara çekilir insanlar. Kahkahalardan çok hüznün sesi kaplar ortalığı. Ya da bana öyle gelir, içim kararır biraz. Kara bulutların etkisi siner ruhuma. Ben açık mekânlarda, güneşli ortamlarla bulunmayı daha çok severim. Bir de yağmurlar yağar. Üstünüz başınız çamur içinde kalabilir dikkatsiz sürücülerin olduğu ortamda. Hafif çiseleyen ortamları severim ama üstümün başımın ıslanması pek hoşuma gitmez. Yağmursuz halleri hoşuma gider sonbaharın.
Cumartesi günü öyle bir gündü. Mezun öğrencilerimden Ece, 2010 yılında Marmara Üniversitesi’nden tanıdığım ve onunla da tanıştırdığım öğrencim Öznur ile beni Akbank 36. Caz Festivali’nin açılışın konserine davet etti. Gençliğimden beri caz müziğini severim. Almanya’da yaşayan ağabeyimin payı büyük bunda. TRT’de çalıştığım yıllarda da kültür sanat muhabiri olarak da caz konserleri izledim. TRT Caz Orkestrası’nın Radyo Evi’ndeki konserlerini de pek kaçırmazdım. Sonradan onlardan bazıları ile şimdi taşındığım Zekeriyaköy’ün yakınındaki Kirazlıbahçe’ye piknik yapmaya giderdik o dönemden şimdi hatırladıklarım: Kamil Özler, rahmetli olan Erkut Taçkın.
İlk caz festivali 1982 yılının mayıs ayında yapılmıştı. O zaman sevdiğim bir arkadaşımla Fitaş sinemasında bu konseri izlemiştik. Benim için unutulmaz, yoğun bir gün yaşamıştık. Bazı anılar silinmiyor; insan her hatırladığında farklı yolculuklar yapıyor; aklına o günkü konuşmalar, davranışlar geliyor. Bellek, bir olay, bir durum olunca yeniden yeniden hatırlıyor o zamanı. İnsan şimdide geçmişi yaşıyor. Ya da geçmişe şimdide yolculuk yapıyor. Bu yolculuklar insana ne olduğunu anımsatıyor. Anılar olmadan yaşadım demek mümkün mü?
Cumartesi günü de caz konserinde değişik bir zaman yaşadık eski öğrencilerimle. Konserin yapıldığı yer Yel Değirmeni Sanat Merkezi’ndeydi. Bu tarihi binanın öyküsü de geçirdiği dönüşüm de ilginçti. Burası 1895 yılında inşa edilen Katoliklere ait Notre Dame du Rosaire Kilisesi’ymiş önceden. Kapısının girişinde İncil’den alınan ve “Benim evim bir dua evidir” anlamına gelen Latince: “DOMUS MEA DOMUS ORATIONIS EST” ifadesi bulunuyor.
Binanın üst salonu 202; alt salonunda ise 102 kişilik kapasiteye sahip. Biz, üst salonda sahnenin birkaç sıra gerisinden izledik konseri.
Yüksek tavanları ve taş duvarları nedeniyle ortam doğal bir akustiğe sahipti. Meğer izlediğimiz konser festivalin de açılış etkinliğiymiş. Beş genç müzisyenden oluşan Corda Quintet caz grubunun sahne performansı görülmeye değerdi.
İlk parçada grubun vokali Barış Alp Dönmez yoktu. Özellikle piyanodaki Öykü Damla Gözel, ilk eserde grupla kurduğu diyalog ve doğaçlama performansı ile dikkatimi çekti. İkinci eserde Barış Alp Dönmez, seyircinin karşısına çıktı. Yaşları genç olan grup, gösterdiği performans ile izleyicilerde hayranlık yarattı. Ben cazı saksafonsuz pek düşünmeyenlerdenim. Bu gruptaki eksiklik belki de bir saksafoncunun olmamasıydı. Ama grup üyeleri arasındaki uyum ve seslendirdikleri eserleri çalarken gösterdikleri yetkinlik pek saksafonu aratmadı. Zaten grubun solisti Barış Alp Dönmez, yaptığı doğaçlamalarla seyirciyi o eserlerin dünyasına soktu. Kendi de, orkestranın diğer üyeleri de hem çalarken hem söylerken o anı derinlemesine yaşadılar. Böyle durumda izleyici de yaratılan o büyülü dünyanın içini giriyor ister istemez. Tutkular, hazlar, anılar ortaya çıkıyor. Yerinde duramıyor insan bedeniyle, başıyla ritmi yaşıyor. Ben zaten konserlerde robot gibi duran insanlardan değilim. Müziğin akışı beni alır götürür. Belki de dans etmeyi de bundan çok seviyorum. Hele uygun bir partnerim de olursa o anın zevkini yaşamayı kelimelerle anlatmak imkânsızlaşıyor. Barış Alp Dönmez, söylediği şarkılarda o kadar etkili biçimde yaşayarak ve yaşatarak doğaçlama yaptı ki insanın kendini kaptırmaması mümkün değildi. Yazarken birden aklıma Marguerite Duras’ın Lol. V. Stein’ın Kendinden Geçişi adlı eseri geldi. Kendinden geçiş, anın içinde başka anlara geçme, anın yoğunluğunu duyma, anda kendini kaybetmedir bence. Ben ve Öznur bu hali yaşadık konser sırasında birkaç kere. Özellikle Barış Alp Dönmez, saksafonun yokluğunu aratmadı çıkardığı seslerle âdeta bir saksafona dönüştü. Ben, son zamanlarda söylediği eserle böylesine bütünleşen ve eserin neredeyse kendisi haline gelen, o eserdeki duyguyu- hüzün, keder, sevinç, vb.- böylesine derinlemesine yaşayan birini pek görmedim. Doğaçlama sırasında grup üyeleri kendi aralarında eşitliğe çok dikkat ettiler. Sahneye yakın olmak onların aralarındaki iletişimi gözleriyle, kaşlarıyla nasıl kurduklarını gözlemleme olanağı verdi. Grubun gitaristi 15 yaşındaki Doruk Liman oldukça heyecanlıydı ama başarıydı da. Arkadaşları zaman zaman doğaçlama yapmasını –cazda doğaçlama sanatçının kendini ortaya koyması, kendini göstermesi, yeteneğini sergilemesi açısından önemlidir- teşvik ettiler. O zaman zaman geride durdu. Davulda Selami Baysal’ın da doğaçlaması etkiliydi. Diğerlerinin beklediği, kendi içlerinde suskunluğu yaşadığı böyle bir ortamda onların yeniden sürece nasıl katıldığına, doğaçlamayı sürdürenin onlara nasıl alan, yer açtığına, baskın durumdan normale döndüğüne dikkat ederim. Hayattaki incelikleri korumak gibidir. Sanatçının egosunu yenip yenmediği böyle durumlarda belli olur. Alkışa teslim olmak, bir grubun üyesi olduğunu unutmak ya da unutmamak. Egoya yenilmek. Tam böyle durumlarda ortaya çıkar. Onlarda bu olmadı. Birbirlerinin değerlerini bilen insanlar gibi davrandılar sahne performansları sırasında. Kontrbasta Ulaş Özdemir vardı. Yaşça diğerlerine göre daha büyük görünüyordu.(Gruba ait herhangi bir enformasyon içeren metin bilgi konser öncesi paylaşılmadığından gözlemlerim çerçevesinde yazıyorum, yanılmış olabilirim.).
45 dakika süren konser sonrası o kadar alkışa rağmen yeniden bir eser seslendirmemeleri belki de eleştirilecek bir konu. Ancak şehrin bu mevsimi yaşadığı dönemde caz müziği dinlemek ruh dinginliğimi sürdürmek açısından da iyi geldi. Teşekkür ederim Corda Quintet, kısa sürede farklı duygu durumlarını yaşadığınız ve yaşattığınız için. Gelecekte sizlerin adıyla daha sık karşılaşacağımı söyleyebilirim. Yolunuz uzun ve açık olsun. Can Yücel’in şiirdeki bir dizeyle “Aşk olsun size çocuklar, aşk olsun”
