Kemal ASLAN
İlk sevdiğim kadındı annem. Hep öyle kalacak! Sevgisini, şefkatini karşılıksız sundu, her zaman gözlerimin içine bakardı, bir sorun olduğunda hemen anlardı. En zor günlerinde bile beni görünce gözlerinin içi ışıldar, gülümserdi. Ablamla ağabeyime veremediği sevgisini bana verdi önce. Sonradan fark ettim: Babama duyduğu aşkı nedeniyle küçücük yaşta iki çoğunu bıraktığını… Bir kadının istemediği bir erkekle evlendirilmesine yıllar sonra nasıl tepki gösterdiğini, geleneklere, kurallara boyun eğmediğini… Eyvallahı olmayan bir kadındı annem. Çalışkandı, çocukları, ailesi için didinir, dururdu.
Farklı ilişkimiz oldu hep onunla. Arkadaş gibiydik; zor zamanları paylaştık. Ayakları üzerinde durmayı hep bildi, yalnız kalmayı da. Çocukluğunda öğrenmiş zorluklarla nasıl baş edeceğini. Hiç umutsuz değildi, sonuna kadar mücadele ederdi. Nede olsa Karadeniz damarı vardı… Sinoplu’ydu annem. Çok nadir “yoruldum” dediğini duydum. İşten kaçmazdı, tembel değildi, tembelleri ve tembelliği sevmezdi.
Köyde doğmuştu ama şehirli hayata da çabuk ısınmıştı. Güzel giyinirdi, hayranlıkla bakardım ona. Sımsıcak kucaklardı, kollarında mutlu olurdum küçük bir çocuk olarak. Annemin gözünde hep küçük bir çocuktum. Bilirdi, aklıma yatmayan şeyleri kabul etmediğimi, eyvallahımın olmaması ona benzeyen yanım mı?
Babam savaş koşullarını Rodos’ta yaşadığından o da yoksul ve yoksulluk yaşamış ama daha sonra esnaf olunca dengeleri dikkate alırdı, daha esnek adamdı babam. Annem inatçıydı, dediği dedik; zor bir kadındı. Ama çocukları için değil. Bizim için Kaf dağını bile aşardı.
Ben yedi yaşındayken öğrendim ablam ve ağabeyim olduğunu… Babamın annemin ikinci eşi olduğunu… Hay annem hay… Sonra bunun ağır yükünü hissetim hep üzerimde “Ben olmasam belki onlar annesiz kalmazdı” düşüncesi uzun yıllar sardı beni. Ama bir yandan da hayranlık duydum anneme: Arzularının peşinden giden, tercihini yapan, mutluluğu arayan bir kadındı. Ataerkil kültüre kendi anlayışı doğrultusunda karşı çıkmıştı. İstemediği biriyle evlendiği gün dedeme söylediği “ben bu adamla uzun süre evli kalmam” sözünü İstanbul’da yerine getirmişti. Kadınlar, bir karar verdi mi geri döndürmek zordur… Ben kadınların tercihlerine, kararlarına hep saygılı oldum annemden dolayı.
Ama orta yaşlarımda anladım: Ben olmasam da annem o evliliği sürdürmeyecekmiş. Bu kadar empati kurmam, başka hayatları anlamam belki de bundan kaynaklanıyor.
Annem, uzun yıllar sadece babamı dinlerdi, onun dediklerini yapardı. Bazen “bey”, derdi, bazen de adıyla seslenirdi babama: “Kazım” öyle sevgiyle seslenirdi ki… Bana hep “deli oğlummm” deyişi aklımdadır. Bilirdi kafama yatmayan konularda “evet” demezdim, insanlarla uyumlu olmaya çaba harcardım o yaşlarda da ama ikna olmadığım konularda bir milim bile adım atmazdım. Annem de bilirdi. Belki de kendisine en çok benzeyen bendim.
Esmerce bir kadındı. Dedemden almıştı esmerliğini… Ninem gibi dalgalıydı saçları… Gözleri tavşan gibiydi. Orta boya yakındı. Gözlerim ona çekmiş benim de. Keşke sesim de benzeseydi. Sopranoydu, güzel şarkı ve türkü söylerdi. Ben kadınların türkülerle şarkılarla duygularını, özlemlerini, sevgilerini, acılarını nasıl yansıttıklarını annemden öğrendim. Bir de görünmez bir zincir gibi ayaklarını bağlayan ev hayatındaki rutine şarkılarla, türkülerle katlandıklarını.
Cumartesi günleri çamaşır yıkama günüydü. 1960’ların ortalarına kadar çamaşır makinesi yoktu. Sonra merdaneli makinemiz oldu. O zamana kadar eliyle yıkardı. Biz evde erkek kardeşlerimle çamaşır çitilemeyi, annemden öğrendik. Beni en çok hayrete düşüren beyaz çamaşırların son durulama öncesi suyu masmavi yanan çivitten sonra nasıl bembeyaz hale geldiğiydi. O yıllarda çözemezdim. Beyaz çamaşırların rengi değişecek gibi gelirdi. Biz de yardım ederdik. Her çamaşır yıkadıktan sonra terlediğinden belki de hasta olurdu annem. Şikâyet etmezdi hiç. Yaptığı işleri sevgiyle yapardı. Bir kadının sevgi göstermesinin yoluydu bu onun için. Çocuklarının, kocasının sevdiklerini yapmak, onlara emek vermek.
Sinemaya gitmeyi severdi. Bazen sabah erken matinelerine giderdi. Türkan Şoray’ı, Fatma Girik’i, Zeki Müren’i severdi. Bir keresinde korku filmine gitmiştik. Epey korkmuştum. O severdi sinema salonlarını.
Babam mobilya lake işleri yaptığından bedava sinema ve tiyatro biletleri alırdı. Biz de giderdik annemle. Komik olan şeyleri severdi. Güzel kahkaha atardı. Bundan mı nedir kahkaha atan, gülen kadınları severim. Kadınlar kendilerini mutlu hissettiklerinde gülerler. Annemden bilirim en azından.
Bazen karşısına alır sorardı: “Eee anlat oğlum, nasıl geçti günün”. Her zaman merak ederdi. “Nasılsın, ne yapıyorsun” diye sorardı.
Ramazan’da babamın sevdiği yemekleri yapardı, babamın ağzından birkaç güzel söz duymak hoşuna giderdi. Sevgi sözcüklerinin insanın yorgunluğunu nasıl da unutturduğunu annemden bilirim. “Sevgi sözcükleri cimrisi” olmadım o yüzden.
Çok güzel zeytinyağlı dolma yapardı, taze fasulye de. Ama şeker atmazdı zeytinyağlılara… Hep annemin pişirdiklerinin tadını aradım. Şimdilerde eşimin yaptıklarına da alıştım. Ama hala annemin tadını arıyorum nafile de olsa. Sütlacı, kabak tatlısını da iyi yapardı. Annemden öğrendik biz (Engin, Asım) yemek yapmayı. O, öğretti. Evde başka kadın olmayınca sofrayı kurmada ve kaldırmada yardımcı olmayı da. Gerektiğinde yeri silmeyi, süpürmeyi…
Bizim evde her şey asker karavanası gibi büyük tencerelerde pişerdi. O yemeklerden bir kısmı dükkâna da götürülür, öğle öğünün de yenirdi. Hiç yüksünmedi annem. Bilirdi esnaf karısı olmanın ne demek olduğunu.
Bizim başarılarımızla mutlu olurdu, sevinirdi. Ben üniversiteyi bitirdiğimde kurban kesmişti. O yıllarda sokak ortasında gençler öldürülüyordu. Demek ki ne dualar etmiş benim için annem, bir de adak da bulunmuş. 15-20 arkadaş toplanmıştık Tırmık sokaktaki üç odalı sevimli evimizde. Hiç kimseden yardım almadan yapmıştı yemekleri. Alkol de vardı. Ben 13-14 yaşımdan beri bira, rakı içerim. Ne annem ne babam tek kelime etmezdi. Onların yanında alıştım ben içmeye. O zaman mahalledeki arkadaşlarım babalarıyla böyle bir durumu yaşamadı hiç. Hatta çok sert olan benim çocukluk arkadaşımın Nuri’nin babası “Kürt Memet” ağabeyimizle çayın içine kanyak katıp içmişliğimiz vardı. O zaman lise son sınıfa gidiyordum. Mehmet Ağabey eski bir vatmandı, tramvay kullanmışlığı vardı, tramvaylar ulaşımdan kalktıktan sonra biletçi olmuştu İETT’de. Severdi beni.
Yeni şeyler öğrenmeye meraklıydı babamın hoşuna gidecek yeni yemekleri yapmayı yan komşumuz Saime hanımdan öğrenirdi. Çok iyi hamur açardı, börek yapardı. Nohutu meşhurdu annemin. Sinoplu olduğundan mantısı da, uzun zamandır yemediğim tavuk ıslaması da. Bir yiyen bir daha yemek isterdi. Marifetli kadındı annem. Elle çalışan Singer dikiş makinesinin motorlusunu da kısa sürede öğrenmişti. “Dişi kuş evi yapar” sözünün canlı haliydi annem. Ninem o kadar becerikli değildi. Dayılarım da. O yüzden dedem hep “Sen erkek olacaktın ki…” derdi.
Yoklukları, yoksullukları yaşamıştı, hayatın zorluklarının ne olduğunu biliyordu. Elindekilerini hep korumaya çalıştı. Hiç kimseyi kıskanmazdı ama dedikodulara katılmayı severdi, sevmediği insanlara laf sokmayı da. Kadınların dilinin nasıl zehirli olduğunu ben annemden öğrendim. Sevmediklerine karşı nasıl acımasız olduklarını… Kendisine yapılanları hiç unutmazdı ve affetmezdi.
Çocukken sevgi dolan annemin zamanla nasıl katılaştığını, nasıl acımasız olduğunu gördüm. Sevgi dolu annemin gelinlerine karşı nasıl “dediğim dedikçi” hale geldiğini. Erkek çocuğu olan annelerin bir kısmının çocuklarını gelinleriyle paylaşamadıklarını… Annemin içindeki insan sevgisinin yakın çevremizdeki insanların nasıl yok ettiğini…. “Ben çektim onlar da çeksin” gibi davranıyordu annem gelinlerine. Torunlarını çok sevdi, onları hep el üstünde tuttu. Hep evinde çevresinde olsun isterdi çocuklarının ve torunlarının. Gelinlerinin ise sözünü dinlemesini. Ama kendisi hep isyankârdı, kuralara uymazdı. Ben bu yanını severdim. Dobraydı, bu huyu hiç değişmedi. Sevmediğini sevmezdi; bunu da belli ederdi. Bir kadının sevgisizliğini nasıl gösterdiğini ben ilk annemde gördüm. Hay annem hay.
Birbirimizden ayrıldık. Benim Diyarbakır günlerim oldu, orada evlendim, tek başına ayrıldığım yedi tepeli şehrime biri doğmak üzere, diğeri henüz iki yaşına gelmemiş oğlum ve eşimle döndük. Çok sevinmişti onunla birlikte yeniden yaşamamıza.
Fedakârdı, zorluklara katlandı, sonra anlaşmazlıklar gerilimler yaşandı. Tahmin edemediği durumlar. İki arada bir derede kaldım hep. Sonra Bakırköy’e taşındı annemle babam… Biz Kurtuluş’ta…
Bazen haftada bir, bazen onbeş günde bir giderdik anneme. Bizlerin gelmesini beklerdi hep. Gözleri yollardaydı. Bir gün önceden hazırlardı yemekleri. Patates ve köfteyi de iyi yapardı. Gelinlerine söylemezdi nasıl yaptığını, bir de babamın çok sevdiği börülceyi…
Kolay mı 91 yıllık yaşamının 65 yıllık bölümüne tanık olduğum annemi anlatmak… Beş yıl önce bugün öldü annem. Yokluğuna daha alışamadım. Gülüşüm kayboldu, yeni yeni gülmeye başlıyorum. Babam daha erken ayrıldı aramızdan 72 yaşındaydı ben 49’umdaydım. 21 yıl geçmiş. O, benim neler yaptığımı göremedi. Annem bir kısmına tanık oldu. Sevinirdi… Yaptıklarımla gurur duyardı. “Ben doğurdum seni”, diye övünürdü.
85 yaşında yere düştü kalça kemiği kırıldı, ameliyat oldu ama bir daha yürüyemedi, altı yıl yatakta kaldı, ayağa hiç kalkamadı. Demans oldu, beni tanımadığı zamanlar da oldu. İlkinde çok üzülmüştüm “kim bu adam, evimde ne arıyor” diyen gözlerle bakıyordu. Hüngür hüngür ağlayarak çıktım evden. O duygu durumu içinde şiirler yazdım. Bilgisayarım çöktü, o şiirlerim kayboldu, çok üzüldüğüm, beni yaralayan bir durum bu. O kadar tedbirli olmama rağmen o şiirleri bulamadım. Bir ukde olarak içimde kaldı. Belki hatırlar mıyım bir gün bilmem? Başka günler yanına gittiğimde “anne beni hatırladın mı” dediğimde “insan çocuğunu kokusundan tanır”, derdi. Hay annem hay!
Covid 19 zamanıydı. Annem kalp krizinden öldü, bedeni iflas etmişti. Son anına kadar yaşamak için direndi. Ölümün o kadar kolay olmadığını annemle öğrendim. Yatalak olmayı sevmiyordu, her gün “keşke ölsem” diyordu. Okuma-yazması olmasa da zeki kadındı, çevresinde olan bitenleri hemen kavrardı. Bir şey kaçmazdı gözünden. Son yıllarında hep ölmek istedi yatakta öyle bir şey yapmadan kalmak ona göre değildi, hay annem hay.
İsteği sonunda oldu, ayrıldı bizden. Yokluğunu arıyorum zaman zaman. Onun sarıldığında yaydığı sıcaklığı, beni görünce yüzündeki sert çizgilerin yumuşadığını, gözlerinin içinin güldüğünü anımsıyorum. Onu özlüyorum, doldurulamaz yokluğunu hissediyorum. Hay annem hay.
