Karşılıksız arzu, yıkım ve yeniden üretim: “Blue Moon” 

Kemal ASLAN

Yönetmenliğini Richard Linklater’in senaryosunu Robert Kaplow’un yaptığı 2025 yılı yapımı Blue Moon filmi, bir şarkı sözü yazarı olan Lorenz Hart’ın ilişkiler ağı üzerinden İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Broadway’e değiniyor. Amerikan askerleri o sırada Japonya’da Avrupa’da savaşıyor; ölenler yaralananlar var. Ama hayat da devam ediyor. Özellikle orta ve üst sınıflar alışkanlıklarını kısmen sürdürüyor; eğlence yerleri tık tıklım dolu. Amerikan toplumunda savaşı destekleyen, toplumun yaşamını sürdürmesini sağlayan üretim de sürüyor. Filmi izlerken bundan 50 yıl önce 20 yaşında yazdığım anonim adla çıkan ilk yazım geldi aklıma: Askerin Türküsü.  O filmde de İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nde cephe gerisi, insanların yoklukları, yoksullukları anlatılıyordu. Çünkü Sovyetler Birliği, yayılmacı Alman faşizmine karşı ülkesinin topraklarını koruyordu. Amerikan toplumu ne Birinci Dünya Savaşı’nda ne de İkinci Dünya Savaşı sırasında kendi topraklarında savaşı yaşamadı.  Savaşın yaşandığı ülkelerde yokluk, yoksulluk, karaborsa, ahlaki değerlerin erimesi gözlenen olgulardı. 

Bugün de savaşlar yaşandığı ülkelerde yıkımlara, acılara, yoksulluğa ve yokluğa yol açıyor. Etkileri ise farklı duyarlılıklarla tüm dünyada hissediliyor. Örneğin İsrail’in Gazze’ye yönelik sistematik saldırısı dünyanın gözü önünde oldu. Batı toplumlarında İslam ülkelerinden daha fazla ses ve tepki gösterildi. Çünkü insani değerleri içselleştirmek bir uygarlık sorunu. Ancak, o ülkelerde de insanlar İslam ülkelerinde olduğu gibi yaşamaya, eğlenmeye devam etti. Belki de her canlı gibi insanın da ontolojik gerçekliği kendi varlığını sürdürmesi, koruması… Dünyanın gözü önünde gerçekleşen acılara karşı sessiz kalınmasa da insanlar, dünyanın farklı yerlerinde dans ettiler, öpüştüler, seviştiler…

Her insanın yaşadığı baş edemediği farklı sorunlar var. Bu sorunları aşma ya da bunlardan kaçma davranışları farklı biçimde ortaya çıkıyor. Broadway de savaş koşullarında bu ihtiyacı karşılamaya yönelik çaba içinde olmuş. İnsanları, savaş ortamında bir arada tutacak, birlikte hareket etmelerini sağlayacak şeyleri yapma iktidarların her zaman temel hedefleri arasındadır. Bu sayede kitleleri yönlendirme ya da rıza üretimi mümkün olabilmekte. 

Blue Moon filmi üzerinden savaş ortamında siyasal iktidarın gündelik yaşam üzerinde nasıl etkisi olduğunu, filmin arka planı üzerinden düşündüm. Filmin sezdirdiği ama ağırlıkla üzerinde durduğu bu konu değil! Zaten film, ağırlıklı olarak bir günlük süreyi anlatıyor.

Lorenz Hart, 1918 yılında 23 yaşındayken tanıştığı kendinden 7 yaş küçük Richard Rodgers ile  25 yıldır sürdürdükleri sanatsal ortaklığın sonuna geldiklerinin farkındadır. Nitekim Rodgers, onun yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle “Oklahoma!” adlı müzikali Oscar Hammerstein II ile yazar. Yeni çalışmalarını da onunla birlikte yapacağını Hart’a söyler. Uzun süren sanatsal işbirliği bir anlamda sona ermiştir. 

Müzikalin açılış gecesine annesiyle giden alkolik ve ruhsal sorunları olan Hart, artık şaşalı günlerinin geride kaldığının bilincindedir. Bir dönem yazdığı eserlerle tanınan Hart, ünün de insanın ellerinden akıp giden su gibi olduğunun farkındadır. Bu farkında oluş, onun kederini daha da derinleştirir. Açılış gecesi kutlamasının yapıldığı Sardi’s restoranına herkesten önce giden, dışa dönük bir kişiliği olan Hart, burada barmen, piyanist, çiçekçi kız ile konuşur; flörtöz bir yanı vardır. O, yaşadığı derin kederi, hüznü içini dökerek, insanlarla konuşarak aşmaya çalışır, Yani içini açarak, derdini paylaşarak… 

Sinema denilince daha çok görselin kullanıldığı sanat anlaşılır. Blue Moon son yıllarda bizde de uygulanan diyalog ağırlıklı, az sayıda mekânın yer aldığı bir film örneği. Ethan Hawke, tek başına çok başarılı bir performans sergiliyor filmde. Tiyatro gibi sürekli konuşmaların olması algılamakta zorluklar yaratıyor. Ama bir insanın yalnızlığının, kimsesizliğinin, ötekileştirildiğinin farkında oluşu, sıra dışı olmasının getirdiği zorlukla belki de ancak böyle ortaya konulabilirdi. O, konuşarak diğer insanlara ulaşma, onlarla anlaşma arayışında olmasına rağmen bunun pek gerçekleşmediğinin de farkında. Konuşmak onu geçici olarak rahatlatsa da insanlarla konuşamadığının, anlaşamadığının bilincinde. Bunların yarattığı yabancılaşmayı alkol içerek aşmaya çalışıyor. En çok aradığı sevilmek, onaylanmak. Daha önce sevdiği kadına şöyle evlenme teklifinde bulunuyor: “Seni çok seviyorum, seninle evlenmek istiyorum”. Kadın onun yüzüne bakıp “ Ben de seni çok seviyorum, ama aynı biçimde değil.” Sevdiğin birinden karşılık bulamamak insanı yıkan bir duygu.

Her ne kadar âşık olan aralarındaki yakınlığı, ilgiyi, bağı, güveni aşk sansa da öyle olmayabiliyor. Her aşk, birden bire, beklenmedik anda, herhangi bir yerde gelir ve insan hazırlıksızdır. Aşkın uyuşturuculuğunu, sarhoşluğunu yaşar. Birine tutulmanın, onsuz zaman geçiremeyeceğinin sanısına kapılır. Sürekli onu düşünür, merak eder, görmek ister, yanında olmasını ister. Ancak her zaman duygular karşılık bulmaz. Hart da bir sanatçı olarak aşkı derinden hisseden, yaşayan biri. Bu kez 20 yaşında olan şiir yazan ve konservatuarda dekorasyon eğitimi gören Elizabeth’e âşık olur. Aşk, her sanatçının beslendiği, mayalandığı sonsuz bir kaynaktır. Sanatçı için derin keder yaratsa da o “acıdan bal üretmeyi” ortaya koyduğu eserle yapar.

Baş edemediği duygularından, içinde yıkıcı sorunlara yol açan, onu bunalıma sürükleyen, değersizleştiren durumların kıskacından yazarak, üreterek çıkar. Sanatçı için sancılı, acılı bu süreç bir tür deri değişimidir. Hart, Elizabeth’e de onu çok sevdiğini söyler. O, “Ben de seni herkesten her şeyden çok seviyorum ama aynı biçimde değil” der. Bu sözler onun Hart’ın arzusuna aynı biçimde karşılık veremeyeceğinin ifadesidir. Üstelik Hart, geçmiş deneyimlerinden de bu duruma alışıktır. Onun için bu bir yıkım olsa da kabullenmeye çalışır. Elizabeth, flörtleşse de bu onunla ilişki yaşamak istediği anlamına gelmemektedir. Bazen flörtleşme aşamasında kalır ikili ilişkiler. Üstelik Hart’ın yaşı onun iki katından fazladır. Bir yıl önce yazın göl kenarındaki bir evde aralarında yakınlaşma olsa bile Elizabeth, için o sadece bir dosttur. Hart, onun yaşadığı cinsel deneyimleri merak eder ve dinlemek ister. Israrla sorar, yaşadığı ilişkilerin ayrıntılarını merak eder. Karşısındaki partnerinin nasıl davrandığını, ne yaptığını sürekli sorar.  Aklında hep Elizabeth’in seviştiği Cooper ile ilgili söylediği söz vardır “Sırtının derisi pürüzsüzdü”. Elizabeth de kadınlık arzularını ifade etmekten çekinmeyen, ünlenmek için oyunun kurallarına göre davranmasını bilen biridir. Hart, onun Broadway’de yükselmesini ister. Barmene onu öyle güzel anlatır ki… Bir aşığın sevdiği insan hakkındaki görüşlerini, ayrıntıları o diyaloglarda bulmak mümkün.

Filmin izlerken, bir erkek niye sevdiği, âşık olduğu bir kadının kendisi dışında başka biriyle yaşadığı ilişkiyi ayrıntılarıyla öğrenmek ister diye düşündüm. Abdülhak Hamit geldi aklıma… Sevdiği kadının balayında olduğu Pera Palas otelinde yandaki odada kalmasını… Sonra Hart’ın birlikte olamadığı kadının anlattıkları üzerinden “ikame edici bir fantezi” mi gerçekleştirebileceğini sordum. Öznesi olamayacağı bir eylemin hayali olarak eyleyicisi olması sanısı belki de bu. Bana uzak böyle şeyler; belki de sıradan insan olduğumdan. 

Blue Moon filmi, diyalogları ile insanı yoran, insan ilişkileri, aşk, arzu, ün, yalnızlık ve derin keder üzerine düşündüren bir film. Sinema salonundan çıkarken Bule Moon (Mavi Ay) şarkısından şu sözler kaldı aklımda: “Mavi ay, beni yalnız otururken gördü.// Kalbimde rüya olmadan// Kendi bir aşkım olmadan…” Sonra şöyle dedim kendime : “Her zaman bir rüyası olması insanın, zihninde de kalbinde de… Yoksa çölleşir, ıssızlaşır zihni ve kalbi insanın.”