Engin BAŞCI
Türkiye uzun bir zamandır bir büyük hastalıkla yaşıyor. Tansiyonu da hiç düşmüyor, hep yüksek seyrediyor.
Hastalığın adı yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı…
Gerçi bu hastalık Türkiye’nin tek rahatsızlığı değil. Bünyesinden atamadığı, atmak istemediği, hatta bile bile alevlendirdiği daha pek çok sorunla yaşıyor; yaşamaya çalışıyor…
Ama yüksek enflasyon gibi bu sorunların bir kısmı sürdürülebilir değil.
Bir an önce tedavi edilmesi gereken bir hastalık bu.
Aksi halde toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatı çürütmeye devam edecek.
Son 5 yılın enflasyon rakamlarına bakıldığında;
2021’de yüzde 36.08,
2022’de yüzde 64,27
2023’de yüzde 64,77
2024’de yüzde 44, 38
2025’de yüzde 30,89’luk bir oranı gördük.
2026 Nisan ayı itibariyle yıllık enflasyonu 32,37 olarak gerçekleşti.
Avro bölgesine baktığımızda ise 2022 yılı dışında yüzde 2 ila 3 arasında yıllık enflasyon oranları görüyoruz.
Sadece 2022 yılında Avro bölgesinde 9,2’lik bir oran var ki bunda da pandeminin etkisi görülmekte. Aynı yıl bizdeki oran ise yüzde 64,27.
2026 Nisan ayı itibariyle Avro bölgesinde yıllık enflasyon yüzde 3.
16 yıllık Orban iktidarının değiştiği Macaristan’da bile Nisan ayı itibariyle yıllık enflasyon oranı yüzde 1,8 olarak gerçekleşti.
Tablo düşündürücü.
Daha düşündürücü olanı ise Türkiye’de iktidarın bu tabloyu Avro bölgesindeki rakamlara çekecek bir reçeteyi yıllar içinde bulamamış olması.
Türkiye’deki yüksek enflasyon oranları ve hayat pahalılığı sürdürülebilir oranların çok çok uzağında.
İşsizlik yüksek, ücretler düşük, çarşı pazar ise el yakıyor… Tezgahlara yaklaşamıyorsunuz bile…
Ekonomideki bu karanlık tablo ve yüksek tansiyon hali hayatın diğer alanlarında da pek farklı değil.
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günüydü… Türkiye bu anlamlı günde Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RFS) 2026 basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında kendine 163. sırada yer buldu.
Türkiye ancak Yemen, Azerbaycan, Rusya, Türkmenistan, Afganistan, Çin, Kuzey Kore, Suudi Arabistan gibi demokrasiden söz edilemeyen otoriter rejimlerin önünde yer alabildi.
Geçen yıl Türkiye aynı listede 159. sırada bulunuyordu.
Böyle bir atmosfer içindeki Türkiye’de hukuk devleti kavramı da tartışılıyor. Hak ve adalet talebi kitleler tarafından dillendirilmeye başlandı. Hem de uzunca bir süreden beri…
Yargıya güven ise her geçen gün azalıyor.
Türkiye Hukukun Üstünlüğü endeksinde de son 10 yılda ciddi gerileme yaşadı.
Dünya Adalet Projesi’nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı. Türkiye 2015 yılında aynı listede 80. sıradaydı.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, Anayasa’nın kesin hükmüne rağmen bazı alt kademe mahkemelerin Anayasa Mahkemeleri kararına uymaması, uzun tutukluluk süreleri gibi durumlar bu tabloyu hazırladı.
Demokrasi ve insan hakları görüntüsü de böyle bir tablonun olduğu Türkiye’de çok parlak değil. Öyle ki Türkiye, V-DEM 2025 yılı İnsan Hakları Endeksi’nde de 180 ülke arasında 140. sırada yer aldı.
Aslında bu endeksleri doğrulayan pek çok göstergeyle hemen her gün karşılaşıyoruz.
O yüzden gelecek beklentileri özellikle gençler arasında düşüyor.
Geleceğini yurt dışında arayan gençlerin sayısı hiç de az değil.
Gençlerine kendi ülkesinde gelecek vaat edemeyenlerin bütün bu tabloyu önlerine koyup düşünmeleri gerekir.
Yüksek tansiyon halini giderecek, hastalığı iyileştirecek tedaviyi bulmaları reçeteyi yazmaları ülkeyi yönetenlerin ve sorumluluğu üstlenenleri görevi.
Ya bunu yapacaklar ya da bunu yapanlara görevi devredecekler.
Yani; geçimse geçim, seçimse seçim.
Aksi takdirde; aynadaki görüntüyü görmeyip pembe dünyalar çizenler üç maymunu oynamaya devam ederler.
Ama unutmamak gerekir; böyle bir oyundan mutlu son çıkmaz…
