Buse GÜLİN
Çocukken prenses olmak kulağa hiç de kötü gelmez. Uzun elbiseler, kusursuz saçlar, balolar, şatolar, kristal ayakkabılar, mücevherler ve hikâyenin bir yerinde mutlaka ortaya çıkacak yakışıklı bir prens…
Masallar bize prensesliği çoğu zaman ulaşılabilecek en güzel sonlardan biri gibi gösterir. Fakir kız saraya girer. Yalnız kız sevilir. Tehlikedeki kız kurtarılır. Görünmeyen kız sonunda fark edilir ve sonra hikâye biter. Bildiğimiz üzere de “Onlar sonsuza dek mutlu yaşarlar.“
Çocukken bu cümlenin arkasından pek soru sormayız.
Prenses neden hep güzel olmak zorundadır?
Neden onun hikâyesindeki en önemli dönüm noktalarından biri bir erkek tarafından fark edilmesidir?
Neden kadınlar çoğu zaman birbirleriyle rekabet ederken erkek seçimi yapan tarafta durur?
Neden prens ata biner, yolculuk eder, savaşır ve arar; prenses ise kulede, evde, ormanda ya da uykuda bulunmayı bekler?
Ve belki daha önemlisi:
Bir kız çocuğuna prenses olmanın hayalini verirken, ona nasıl bir kadın olması gerektiğini de anlatıyor olabilir miyiz?
Burada en başta bir ayrım yapmak gerekiyor. “Masallar” dediğimiz şey tek bir dönemde, tek bir kişi tarafından yazılmış değişmez metinlerden oluşmaz. Yüzyıllar boyunca sözlü kültürde dolaşan anlatılar yazıya geçirilmiş, farklı coğrafyalarda değişmiş, Charles Perrault ve Grimm Kardeşler gibi derleyicilerin metinlerinde başka biçimler kazanmış, Hans Christian Andersen gibi yazarların edebî masallarıyla genişlemiş, daha sonra tiyatrodan sinemaya ve özellikle animasyona kadar defalarca yeniden yorumlanmıştır. Dolayısıyla bugün Külkedisi, Pamuk Prenses ya da Uyuyan Güzel dediğimizde aslında tek bir hikâyeden söz etmiyoruz. Bir hikâyenin hafızasından söz ediyoruz. Üstelik bu hafızanın büyük bir kısmı çoğunlukla çocukluğumuzda izlediğimiz popüler uyarlamaların görüntüleriyle dolu. Bu yüzden masallardaki kadınlığı tartışırken tarihsel metinlerle modern animasyonları birbirine karıştırmamak gerekir. Kırmızı Başlıklı Kız bir prenses değildir. Ariel, Andersen’in küçük denizkızının birebir aynısı değildir. Pamuk Prenses’in farklı versiyonlarında kurtuluş biçimi bile değişebilir fakat ayrıntılar değişse de bazı anlatılarda tekrar tekrar karşımıza çıkan bir toplumsal cinsiyet düzeni vardır. Beni asıl ilgilendiren de bu çünkü klasik prensesin en ilginç özelliği değersiz olması değildir.Tam tersine, prenses son derece değerlidir.
Güzeldir.
Gençtir.
Zariftir.
İyi kalplidir.
Çoğu zaman narindir.
Arzu edilir.
Hikâye bize onun sıradan olmadığını sürekli hatırlatır fakat yine de burada başka bir soru ortaya çıkar:
Onu değerli yapan nedir?
İşte masalın sessiz ideolojisi belki tam burada başlar. Bir kadına “değersizsin” demek onu denetlemenin tek yolu değildir. Bazen çok daha etkili olan, ona hangi koşullarda değerli olabileceğini göstermektir.
Güzel ol.
Nazik ol.
Sabret.
İyi kal.
Ve bir gün biri seni fark edecektir.
Böyle bakıldığında prenses, ataerkil anlatının dışladığı kadın değildir. Belki de onun en güzel süslenmiş idealidir. Bu yüzden masallardaki kadınlığı yalnızca baskı üzerinden okumak bana yetersiz geliyor çünkü burada emirden daha incelikli bir şey vardır. “Arzu“
Buradaki arzu bildiğimiz şehvet ve tutku anlamında kullanılmaya son derece uzaktır. Esasen, toplumsal anlamda bir kız çocuğuna yüklenen cinsiyet rolünün, yine o kız çocuğunun kendisi tarafından kabul edilmesine dayanan toplumsal yüksek talep- istek sisteminden bahsediyorum. Bu her zaman direkt şekilde işleyen bir yasa gibi önümüze sunulmayabilir. Bazen opsiyonlar, olasılıklar ve alternatif yaşam seçenekleri gösterilir ve adaptasyonun sağlanması beklenir. Yazılı metin üzerinden bakıldığında, anlaşılmasının zor olduğunu biliyorum. Bu yüzden bir örnekle daha görünür hale getireceğim: Hiçbir kız çocuğuna kimse doğrudan “Bir erkeğin seni seçmesini beklemelisin” demez ama ona balo salonu gösterilir.
Taç gösterilir.
Elbise gösterilir.
Şato gösterilir.
Ve bütün bunların sonunda prens tarafından fark edilen kadının mutlu sona ulaştığı bir hikâye anlatılır. İdeoloji bazen yasak koyarak değil, neyi arzulamamız gerektiğini öğreterek çalışır.
Külkedisi bunun en tanıdık örneklerinden biridir. Özellikle modern popüler uyarlamalarda balo, ilk bakışta büyülü bir gecedir. Külkedisi kötü yaşam koşullarından kısa süreliğine çıkar, olağanüstü bir dönüşüm geçirir ve saraya gider fakat baloya başka türlü baktığımızda sahne değişmeye başlar. Kadınlar bir erkeğin düzenlediği ya da onun etrafında kurulan toplumsal alana gelirler.
Sonra açıkça görünür olurlar.
Değerlendirilirler.
İçlerinden biri fark edilir.
Prensin seçimi, kadının yaşamını değiştirebilecek kadar büyük bir güce sahiptir.Burada romantik aşkın altında oldukça eski bir toplumsal düzenin izi belirir:
Birçok kadın görünür olur.
Bir erkek bakar.
Bir kadın seçilir.
Kadınlar arasındaki rekabet de böylece erkeğin etrafında örgütlenir. Bu nokta önemli çünkü ataerkil düzeni yalnızca erkeklerin kadınlara doğrudan baskı uyguladığı bir sistem olarak düşünürsek,onun daha incelikli biçimlerini gözden kaçırabiliriz. Mesela, kadınlar da birbirlerini denetleyebilir. Birbirlerinin güzelliğini ölçebilir. Birbirlerini rakip olarak görebilir. Hangi kadının daha genç, daha güzel, daha zarif ya da daha arzulanabilir olduğuna ilişkin ölçütleri kendileri yeniden üretebilir. Pamuk Prenses’in karşısındaki Kötü Kraliçe tam da bu yüzden yalnızca “kötü kadın” olarak okunmak zorunda değildir çünkü aynası ona sürekli aynı soruyu sordurur:
En güzel kim?
Bu soru ilk bakışta narsisizmin hikâyesi gibi görünür fakat aynı zamanda kadınların değerinin güzellik üzerinden sıralanabildiği bir dünyanın da hikâyesidir. Bu hikaye yıkıcı olmaya başladığında, duygusal olarakta yıkıcı bir hale gelir. Oysaki temelde insanın en doğal süreci vardır: Yaşlanmak… Bir kadın yaşlanırken, diğerinin serpilmesinde anormal olan ne olabilir?
Açıkcası bu sistemin temelinde kazılı normlar sebebiyle, birinin güzelliği diğerinin güzelliğine tehdit hâline gelir çünkü bu sistemin ve sisteme uyarlanmış hikayenin içerisinde, ikisi de aynı ölçünün içine yerleştirilir ve yalnızca biri “en güzel” olabilir. Pamuk prenses masalında belki de aynanın en ürkütücü tarafı konuşması değildir. Kadınları sıralamasıdır. Burada güzellik artık yalnızca estetik özellik olmaktan çıkar. Sessiz ama güçlü bir hiyerarşinin kurgusal versiyonuna dönüşür.
Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın edebiyattaki kadın temsilleri üzerine geliştirdikleri “melek” ve “canavar” karşıtlığını hatırlamak bu noktada anlamlıdır. Kadın karakterler uzun bir edebî gelenekte idealize edilmiş, uysal ve kabul edilebilir kadınlık ile sınırları ihlal eden, öfkeli, yaşlı, cinsel veya tehditkâr kadınlık arasında bölünebilirler. Dolayısıyla, bu karşıtlığı odak aldığımızda, masalların dünyasında da benzer bir gerilimle karşılaşırız.
Bir tarafta güzel genç kız vardır.
Diğer tarafta cadı.
Bir tarafta masumiyet.
Diğer tarafta tehdit.
Bir tarafta evlenmeye değer kadın.
Diğer tarafta anlatının sonunda yenilmesi gereken kadın.
Elbette her masal bu şemaya uymaz. Cadılar, üvey anneler, periler ve kraliçeler farklı anlatılarda çok farklı işlevler üstlenebilir. Yine de güzelliğin iyilikle, bedensel bozulmanın ya da yaşlılığın ise zaman zaman tehlikeyle yan yana getirilmesi bize yalnızca kadınların nasıl görünmesi gerektiğini değil, hangi kadınlık biçimlerinden korkulduğunu da düşündürür. Bu durumda masal küçük kız çocuğuna yalnızca güzel olmayı öğretmez. Ayrıca güzelliği kaybetmekten korkmayı da öğretir fakat kadınlığın masallarda kurulduğu tek alan güzellik değildir. Bir başka önemli ayrım harekettir.
Prens ne yapar?
Ata biner.
Yola çıkar.
Ormana girer.
Arar.
Savaşır.
Öldürür.
Bulur.
Prenses ne yapar?
Bekler.
Saklanır.
Kaçar.
Uyur.
Bulunur.
Seçilir.
Elbette bu ikilik bütün masallara uygulanamaz. Kadın kahramanların son derece etkin olduğu halk anlatıları da vardır; aynı şekilde her erkek karakterin de kahramanca hareket eden biri olarak gösterilmediği versiyonlarla karşılaşabiliriz fakat özellikle Batı popüler kültürünün klasikleşmiş bazı prenses anlatılarında kadın ve erkek bedenlerinin hikâye içinde farklı hareket imkânlarına sahip olduğu dikkat çeker.
Simone de Beauvoir’ın kadının tarihsel olarak “Öteki” konumunda kurulmasına ilişkin düşüncesi burada başka bir anlam kazanır. İşin özünde, erkek dünyada hareket eden özne hâline geldiğinde kadın çoğu zaman onun karşılaştığı, aradığı, kurtardığı ya da arzuladığı kişi olarak konumlandırılır. Özetlemek gerekirse:
Biri hikâyeyi yapar.
Diğeri hikâyenin içinde değer kazanır.
Bu fark mekânda da görülebilir.
Erkeğin alanı yolculuktur.
Kadının alanı ise sık sık ev, kule, yatak odası, saray ya da kapalı bir başka mekândır. Uyuyan Güzel örneğinde bu düzen neredeyse rahatsız edici derecede görünür hâle gelir. Kadın uyur ve hikâye onun bedeni etrafında devam eder. Uykudaki kadın güzelliğini korur fakat eyleme geçme kapasitesini kaybeder. Burada önemli olan nokta uyuyan güzelin bir kadın olarak erişilebilirliğidir. O bir kadın olarak arzulanabilir. Bulunabilir fakat kendisini içinde bulunduğu durumdan çıkaramaz çünkü tamimiyle hareketsizdir ve kaderi onu bulan erkeğin inisiyatifine teslim edilir.
Pamuk Prenses’in bazı popüler uyarlamalarında da benzer bir görüntü vardır. Kadın bedeni hareketsizdir. Güzelliği ise hâlâ görünürdür. Ölümün ya da ölüm benzeri uykunun içinde bile kadın, estetik bir nesne olarak korunur. Bu görüntünün kültürel gücü küçümsenmemeli çünkü burada ideal kadınlık ile edilgenlik birbirine son derece yaklaşır. Kadın hareket etmediğinde bile güzel olmak zorundadır.
Klasik prenses anlatısındaki en tuhaf çelişkilerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Kadının yapması gereken hiçbir şey kalmadığında bile görünüşünün yapması gereken bir şey vardır. Arzulanabilir kalmak. Kurtarılma motifi de buradan doğar. Masallarda ve onların popüler uyarlamalarında tehlikeye düşen kadın karakterlerin dışarıdan gelen bir müdahaleyle kurtarıldığı örnekler oldukça tanıdıktır. Kırmızı Başlıklı Kız prenses değildir fakat Grimm Kardeşler’in yaygınlaştırdığı versiyonda avcının müdahalesi, aynı toplumsal cinsiyet meselesini başka bir anlatı içinde düşünmemize imkân verir.
Tehlikeli dünya vardır.
Savunmasız kız vardır.
Ve o dünyaya müdahale edebilecek silahlı erkek vardır.
Bu anlatı biçimi yalnızca “erkek güçlüdür, kadın güçsüzdür” demek değildir. Daha derinde başka bir mesaj taşır:
Erkeğin gücü eyleme geçme kapasitesidir.
Kadının erdemi ise çoğu zaman kurtarılmaya değer olmasıdır.
İşte burada prensesin güzelliği yeniden önem kazanır çünkü kurtarılacak kadın yalnızca herhangi biri değildir. Masal onu önceden değerli hâle getirmiştir. Güzelliği, iyiliği, masumiyeti ya da soyluluğu onun korunmaya layık olduğunu gösterir. Böylece kadınlık iki ayrı koşulla çevrelenir: Tehlikeden kendi başına çıkamamak ve yine de kurtarılmaya değecek kadar “iyi” olmak. Bu yüzden prenses figürünün yalnızca güçsüz olduğunu söylemek istemiyorum çünkü burada daha ilginç bir şey ortaya çıkıyor.
“Prensesin gücü, eylem gücünden çok değer gücü olarak kuruluyor.”
Prenses savaşmak zorunda değildir çünkü uğruna savaşılacak kişidir.
O aramak zorunda değildir çünkü bulunacak kişidir.
O seçmek zorunda değildir çünkü seçilmeye değer kişidir.
İlk bakışta bunların hepsi ayrıcalık gibi görünebilir fakat bir insanın değerli olması ile kendi hayatının öznesi olması aynı şey değildir. Belki klasik prensesin asıl trajedisi burada saklıdır. Taç sahibidir ama anlatının kontrolü her zaman onda değildir.
Marina Warner’ın masallar, kadın anlatıcılar ve kadın figürleri üzerine çalışmaları bu nedenle önemli bir şeyi hatırlatır: Masalları yalnızca çocuklara anlatılan masum hikâyeler olarak görmek, onların içinde dolaşan toplumsal korkuları, arzuları ve kadınlık imgelerini kaçırmamıza neden olabilir. Üstelik masallar yalnızca var olan toplumu yansıtmaz. Tekrar tekrar anlatıldıklarında belirli davranışları tanıdık hâle de getirirler.
Jack Zipes’ın masalları tarihsel ve toplumsal koşulları içinde okuyan yaklaşımı burada başka bir kapı açar. Masallar toplumdan bağımsız, zamansız ve ideolojik olarak boş anlatılar değildir. Onları anlatan, yayımlayan, değiştiren ve yeniden uyarlayan toplumlarla birlikte dönüşürler. Bu nedenle Külkedisi’nin balosunu yalnızca balo olarak görmemek gerekir. Pamuk Prenses’in güzelliği yalnızca güzellik değildir. Uyuyan Güzel’in uykusu yalnızca büyü değildir. Bütün bunlar aynı zamanda belirli dönemlerde kadınlık hakkında düşünülebilir olan şeylerin anlatı içindeki biçimleridir. Belki de bu yüzden masalların toplumsal etkisi, bize ne yapmamız gerektiğini açıkça söylemelerinden değil, bazı şeyleri doğal görünür hâle getirmelerinden kaynaklanır.
Prens seçer. Elbette prenses bekler.
Güzel kız sevilir. Elbette cadı çirkindir.
Evlilik mutlu sondur. Elbette yalnız kalmak ve erkek tarafından seçilmiş bir kadın olmamak kötü sondur.
Bir kültürün en güçlü kuralları bazen tam da açıklamaya ihtiyaç duymayan kurallarıdır çünkü onları artık kural olarak görmekten muaf hale geldiğimizde, hikayenin doğal akışı sanırız.
Hans Christian Andersen’in Küçük Deniz Kızı ile onun çok daha sonraki popüler animasyon uyarlamalarını birbirinden ayırmak gerektiği hâlde, Ariel’in modern hikâyesi özellikle ilginç hale geliyor çünkü Ariel klasik anlamda bütünüyle edilgen bir prenses değildir.
Merak eder.
İster.
Karar verir.
Babasına karşı çıkar.
Kendi dünyasının sınırlarını aşmaya çalışır.
Yani onun hikâyesinde kadın arzusu gerçekten vardır fakat tam da bu yüzden yaptığı takas daha ilginç hâle gelir. İnsan dünyasına geçebilmek için sesini verir. Sesini. Kadının kelimenin tam anlamıyla konuşma kapasitesini.
Bunu yalnızca “bir erkek için sesinden vazgeçen kadın” şeklinde okumak hikâyeyi gereğinden fazla basitleştirir; Ariel’in insan dünyasına duyduğu merak Eric’ten önce de vardır. Yine de romantik anlatı bu dönüşümün içine yerleştiğinde ortaya çok güçlü bir sembolik görüntü çıkar:
Bir kadın arzuladığı dünyaya girebilmek için bedenini değiştirir ve sesini kaybeder.
Ariel seçiminden sonra görülebilir bir kadın halini alır fakat kendisini anlatamaz. Belki burada prenses anlatısının eski bir kuralı yeni bir biçim kazanır. Özetle: Kadının görünürlüğü artarken sesi azalabilir. Bu yalnızca masalların meselesi değildir. Güzellik ile sessizlik, arzulanabilirlik ile uyumluluk, kadın bedeni ile toplumsal kabul arasındaki ilişki masaldan çok daha geniş bir kültürel tarihe sahiptir. Prenses yalnızca bunun en parlak kostümünü giyer. Evlilik ise bu kostümün çoğu zaman ulaştığı son duraktır.
“Ve evlendiler.”
Bu cümlenin ardından hikâye neden bu kadar sık sona erer?
Bence masalın ilgilendiği şey evliliğin kendisinden çok kadının evlenebilir hâle gelme sürecidir.
Güzel olan bulunmuştur.
Seçilmiştir.
Soylu ya da soyluluğa kabul edilebilir olduğu anlaşılmıştır.
Düzen kurulmuştur.
Perde kapanabilir.
Fakat tarihsel olarak evlilik yalnızca romantik birliktelik değildir. Mülkiyet, miras, akrabalık, toplumsal statü ve soyun devamıyla ilişkilenen bir kurumdur. Kraliyet ve aristokrasi bağlamında çocuk sahibi olmak ise özel hayatın çok ötesinde hanedan devamlılığı anlamına gelebilir. Bu noktada “prenses” sözcüğünün kendisi bile masaldaki romantik parıltısından biraz uzaklaşır. Prenses yalnızca sevilen kadın değildir. Belirli tarihsel bağlamlarda bir hanedanın parçasıdır. Evliliği ittifak kurabilir. Bedeni miras düzeniyle ilişkilendirilebilir. Doğuracağı çocuk siyasal ve ailevi devamlılığın parçası hâline gelebilir. Kadın bedeni böylece yalnızca güzel olması beklenen bir beden değildir. Soy üretmesi beklenen bir bedene de dönüşebilir. Bu motifin farklı biçimlerini günümüz fantastik anlatılarında ve bazı anime yapımlarında da görmek mümkündür fakat “anime kadınları böyle gösterir” demek anlamsız bir genelleme olur; anime tek bir tür ya da tek bir ideolojik dünya değildir. Asıl dikkat çekici olan, hanedan evlilikleri ve aristokratik düzenleri kullanan belirli fantastik anlatıların, kadın karakterin değerini evlilik ve varis üretme kapasitesiyle ilişkilendiren çok eski bir modeli yeniden dolaşıma sokabilmesidir.
Bu modelde dekor değişmiştir.
Şato daha fantastiktir.
Elbiseler daha gösterişlidir.
Dünya büyülüdür fakat kadın için hazırlanan toplumsal rol şaşırtıcı derecede tanıdıktır.
Seçil.
Evlen.
Uyum sağla.
Soyu devam ettir.
Bu noktada “prenses” kelimesinin çocuklukta neden bu kadar çekici olduğunu yeniden düşünmek gerekiyor. Prenses bize baskı altında bir kadın olarak sunulmaz. Tam tersine, ayrıcalıklı ve arzulanabilir bir konuma yerleştirilir. Belki de ideolojinin en başarılı olduğu anlardan biri tam olarak budur:
Sınırlandırılmayı ödül gibi gösterebildiği an.
Fakat masallar sabit değildir. Zaten hiçbir zaman olmadılar. Her kuşak onları yeniden anlattı.Karakterler değişti.Sonlar değişti. Korkular değişti ve prenses de değişmeye başladı. Daha yakın dönem popüler animasyonlarında Merida, Elsa ve Moana gibi kadın kahramanların ortaya çıkması bu nedenle yalnızca “daha güçlü kadın karakterler yapılıyor” meselesinden ibaret değildir. Üstelik Moana teknik olarak klasik anlamda bir prenses değildir; tam da bu nedenle aynı popüler kahramanlık geleneği içinde ilginç bir karşılaştırma sunar. Bu karakterlerde romantik erkek seçimi hikâyenin zorunlu merkezi olmaktan çıkabilir.
Kadın yolculuğa çıkar.
Yanlış karar verir.
Öğrenir.
Kendi topluluğuyla çatışır.
Onu kurtarmaya çalışır.
Kendi hikâyesinin çözümünde aktif rol oynar.
Bazen sonunda prens bile yoktur.
Bu değişimi “masallar artık cinsiyetçi değil” şeklinde kutlamak fazla kolay olur. Daha ilginç soru şudur: Prenses neden değişmek zorunda kaldı?
Cevap ilginçtir. Onu izleyen toplum değiştiği için.
Kadının eğitim, çalışma hayatı, aile, cinsellik, evlilik ve kamusal alan içindeki konumu dönüştükçe, sürekli kurtarılmayı bekleyen prensesin “ideal kadın” olarak ikna ediciliğinin de zayıflamış olduğunu düşünüyorum çünkü toplumsal dinamiklerin aksi yönde geliştiği bir düzlemde, eski olanı güzellemek gerçekliğin belirli bir kesim tarafından arzu edilen biçime dönüştürülerek diretilmesine sebebiyet verir. Bu da toplumun aldığı yolun ve edindiği değerlerin hiçe sayılması anlamına gelir ve masalların içinde üretildiği toplumla bağlantısı kopar.
Toplum kadın için yeni ihtimaller düşünmeye başladığında, hikâye de sonunda ona yeni hareket alanları vermeye başlar. Bu yüzden eski masalları yasaklamak ya da onları bugünün ahlaki ölçüleriyle yargılayıp bir kenara atmak bana doğru gelmiyor. Tam tersine, onları okumaya devam etmek gerekiyor çünkü bir toplumun çocuklarına anlattığı hikâyeler, kendisi hakkında bazen yetişkinlere söylediği sözlerden çok daha fazlasını ele verir ve bize neyin güzel olduğunu, neyin korkutucu olduğunu, kimin kurtarılmaya değer olduğunu, kimin konuşabileceğini, kimin hareket edebileceğini, kimin seçebileceğini ve kimin seçilmeyi beklemesi gerektiğini gösterir. Bu yüzden çocukken sevdiğimiz prenseslere yetişkin bireyler olarak yeniden baktığımızda onları küçümsememeliyiz. Külkedisi aptal değildir. Pamuk Prenses değersiz değildir. Uyuyan Güzel’in suçu uyumak değildir. Ariel’in arzuları da yalnızca bir erkeğe indirgenemez. Sorun kadın karakterlerin kendileri değildir. Onlara hangi ihtimallerin verildiğidir çünkü bir hikâyede kadın son derece güzel, iyi, değerli ve sevilen biri olabilir; buna rağmen kendi hayatı üzerinde çok az söz sahibi olabilir. Belki prenses figürünün bize bıraktığı en önemli soru da burada saklıdır. Yıllarca masalların sonunda hangi kızın prens tarafından seçileceğini merak ettik hatta ayakkabının kime uyacağını, prensi kimin öpeceğini, kimin şatoya gireceğini, kimin kraliçe olacağını düşünüp durduk fakat belki en başından beri yanlış soruyu soruyorduk.
Mesele hiçbir zaman yalnızca hangi kadının seçildiği değildi.
Mesele neden seçilmeyi bekleyen kişinin bu kadar uzun süre kadın olduğuydu.
