Buse GÜLİN
Bazı aşklar yaşandıkları dönemde bağışlanmaz. İsimleri utançla anılır, bedenleri cezalandırılır ve hikâyeleri ibret olsun diye aktarılır.
Yıllar geçtikten sonra ise aynı insanlar tabloların, şiirlerin ve romanların içinde yeniden doğar. Bir zamanlar toplumsal düzeni tehdit ettiği düşünülen ilişki, kültürel hafızanın en dokunaklı anlatılarından birine dönüşür.
Paolo ve Francesca’nın hikâyesi tam da böyle bir dönüşümün izlerini taşır.
Dante’nin İlahi Komedya’sında karşılaştığımız Francesca da Rimini, siyasi çıkarlar doğrultusunda Gianciotto Malatesta ile evlendirilir fakat kalbi, kocasının kardeşi Paolo’ya yönelir. İki âşık birlikte yakalandıklarında Gianciotto tarafından öldürülür ve Dante onları cehennemin şehvet düşkünlerine ayrılmış bölümüne yerleştirir.
Orada bedenleri artık yan yana değildir. Ruhları, dinmeyen bir fırtınanın içinde savrulur. Bu ceza rastgele seçilmemiştir. Yaşamları boyunca arzularının yönlendirmesine kapıldıkları düşünülen âşıklar, ölümden sonra da kendi iradeleriyle duramayacakları bir rüzgâra teslim edilir. Aşk, onları birbirine bağlamış; aynı zamanda sonsuza kadar yönsüz bırakmıştır.
Yine de Dante’nin anlatısında Francesca yalnızca günah işlemiş bir kadın olarak görünmez. Konuşmasına izin verilir, yaşadıklarını kendi diliyle aktarır ve okuru kendi duygusunun içine çeker. Böylece cehennemde cezalandırılan bir ruh, anlatının en unutulmaz figürlerinden birine dönüşür. Benim için hikâyenin ilk çelişkisi burada başlar çünkü Dante onları mahkûm eder; fakat aynı anda da ölümsüzleştirir.
Gaetano Previati’nin Paolo ve Francesca’nın Ölümü adlı tablosunda bu çelişki başka bir biçim kazanır. Âşıkların bedenleri aynı yatağın üzerinde uzanır ve her iki beden de aynı kılıç tarafından delinir. Ölüm, onları cezalandırmak için gelir; fakat bedenlerini birbirinden ayırmak yerine son kez aynı görüntünün içinde birleştirir.
Tablodaki asıl trajedi yalnızca iki insanın öldürülmesi değildir. Onların ölüm anında bile bir hikâyenin kendisine dönüştürülmesidir. Çünkü Paolo ve Francesca’nın ilişkisi, yalnızca iki kişi arasındaki özel bir bağ değildir. Aile, evlilik, sadakat, mülkiyet ve siyasi ittifak gibi toplumsal kurumların tam ortasında gerçekleşir. Francesca’nın bedeni yalnızca kendisine ait kabul edilmez; ailesi, eşi ve bağlı bulunduğu düzen üzerinde hak iddia eder. Bu nedenle yasak aşk, yalnızca duygusal bir ihlal değildir. Toplumsal sınırların aşılmasıdır.
Michel Foucault’nun cinsellik ile iktidar arasındaki ilişkiye dair düşünceleri burada önemli bir pencere açar. Foucault’ya göre toplumlar cinselliği yalnızca bastırmaz; onu adlandırır, sınıflandırır ve kimlerin hangi ilişkileri yaşayabileceğini belirleyen kurallar üretir. Böylece arzu, bireyin iç dünyasına ait olmaktan çıkar ve iktidarın düzenlediği bir alana dönüşür.
Paolo ile Francesca’nın suçu da yalnızca birbirlerini sevmeleri değildir. Kendileri için önceden kurulmuş ilişki düzeninin dışına çıkmalarıdır. Francesca’dan eşine sadık kalması, Paolo’dan ise kardeşlik sınırını koruması beklenir. İkisi de yalnızca kişisel bir yasağı değil, aileyi ayakta tutan sembolik yapıyı ihlal eder. Bu nedenle öldürülmeleri, öfkeli bir eşin kişisel intikamından daha fazlasını temsil eder; aslında bu cinayet bozulduğu düşünülen düzenin şiddet yoluyla yeniden kurulmasıdır.
René Girard’ın arzuya ilişkin üçgen modeli de bu hikâyeyi başka bir açıdan düşündürür. Girard’a göre arzu çoğu zaman yalnızca arzulayan kişi ile arzu edilen nesne arasında doğmaz. Üçüncü bir kişinin varlığı, arzuyu yoğunlaştırabilir ve ilişkiyi rekabete dönüştürebilir. Paolo, Francesca ve Gianciotto arasında kurulan üçgen de aşkı özel bir duygudan çıkarıp iktidar mücadelesine dönüştürür. Francesca bir birey olmaktan çok, iki erkek arasındaki aidiyet ve üstünlük çatışmasının merkezine yerleştirilir. Yine de bu hikâyeyi yalnızca erkekler arasındaki rekabet üzerinden okumak eksik kalır çünkü anlatının kültürel hafızada en güçlü biçimde yaşayan sesi Francesca’ya aittir. Dante’nin karşısında konuşan, aşkını anlatan ve geçmişini dile getiren odur.
Francesca’nın hikâyesinde dikkat çekici olan, kendi sorumluluğunu bütünüyle üstlenmek yerine aşkı neredeyse dışarıdan gelen bir kuvvet gibi anlatmasıdır. Paolo ile birlikte Lancelot ve Guinevere’nin hikâyesini okurken duygularının başladığını söyler. Böylece bir aşk anlatısı, gerçek bir ilişkinin kıvılcımına dönüşür. Esasen burada zekice tasarlanmış edebi bir açmaz saklıdır. İki kişi, başka iki âşığın hikâyesini okurken kendi kaderlerini yazmıştır. Bu ayrıntı, sanatın yalnızca yaşananları temsil etmediğini gösterir. Bazen sanat, insanların nasıl yaşayacağını da etkiler. Paolo ve Francesca, kurmaca bir aşkın içinde kendi arzularını tanır; yüzyıllar sonra sanatçılar da onların ölümünde kendi dönemlerinin aşk, sadakat ve özgürlük anlayışlarını yeniden kurarlar. Hikâye böylece katmanlanır:
Lancelot ile Guinevere, Paolo ile Francesca’yı etkiler.
Paolo ile Francesca, Dante’nin anlatısına girer.
Dante’nin anlatısı ise Previati gibi sanatçıların resimlerine dönüşür.
Bir aşk başka bir aşkı doğurur; bir metin başka bir görüntünün kapısını açar.
İnanıyorum ki Paolo ile Francesca’nın hâlâ hatırlanmasının nedeni, ilişkilerinin kusursuz olması değildir. Tam tersine, hikâyeleri aşkın hiçbir zaman yalnızca iki kişi arasında yaşanmadığını gösterir. Her ilişkinin çevresinde aileler, yasalar, ahlaki hükümler ve toplumsal beklentiler vardır. İnsan kimi seveceğini seçebilir fakat o sevginin nasıl adlandırılacağını her zaman kendisi belirleyemez. Bir çağın günah dediğine başka bir çağ trajedi diyebilir. Bir toplumun utançla örttüğü ilişki, başka bir dönemin sanatında özgürlük arzusunun simgesine dönüşebilir.
Previati’nin tablosuna baktığımızda bizi sarsan şey yalnızca Paolo ile Francesca’nın aynı kılıçla öldürülmüş olması değildir. Asıl sarsıcı olan, onları öldüren düzenin ortadan kalkmasına rağmen aşklarının hâlâ anlatılmaya devam etmesidir. Bedenlerini susturmak mümkün olmuştur. Hikâyelerini değil. Belki de sanatın en sessiz başkaldırısı tam olarak budur: Toplumun cezalandırarak yok etmek istediği insanları, yüzyıllar sonra yeniden görünür kılmak…
Paolo ile Francesca yaşarken suçlu sayıldılar.
Öldüklerinde ibret oldular.
Sanata girdiklerinde ise efsaneye dönüştüler.
Bu bize gösteriyor ki bazı aşklar toplum tarafından bağışlanmaz; fakat kültürel hafıza, onları unutmayı reddeder ve onları dönüştürerek daima yaşatır.
