Stephen King’in en küçük canavarı

Buse GÜLİN

Karanlık bir bodrum…

Duvarların arasından yükselen tıkırtılar…

Ve insanın ayaklarının dibinde bir anda beliren küçük bir fare…

Çoğu insan için fare, yalnızca istenmeyen bir kemirgendir. Oysa Stephen King’in dünyasında fareler hiçbir zaman yalnızca birer hayvan olmadı. Onlar; gözden uzak kalan korkuların, bastırılmış duyguların ve görünmez tehditlerin sessiz habercileriydi.

Bu yüzden King’in eserlerinde dehşetin çoğu zaman doğaüstü yaratıklarla başlamadığını düşünüyorum. Beni doğrularcasına, tüm şeytanilik gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarının içine usulca yerleşir. Eski bir otel, terk edilmiş bir kasaba, yıllardır açılmayan bir bodrum ya da duvarların arasından gelen belli belirsiz bir ses… Böylelikle okur, korkunun aslında hiç de yabancı olmadığını yavaş yavaş fark eder.

Bu yaklaşımın en etkileyici örneklerinden biri ise Graveyard Shift adlı öyküsünde karşımıza çıkar. Yıllardır kullanılmayan bir fabrikanın bodrum katı yüzlerce fare tarafından ele geçirilmiştir. İlk bakışta korkunun kaynağı farelermiş gibi görünür. Ancak öykü ilerledikçe farelerin aslında çok daha derin bir huzursuzluğun simgesine dönüştüğü hissedilir. Anlatının bıraktığı rahatsızlık, yalnızca farelerden değil, uzun süre görmezden gelinen şeylerin sonunda saklanacak bir yer bulamamasından doğar.

Aslında bu tercih tesadüf değil. İnsan, fareyi hiçbir zaman yalnızca bir hayvan olarak görmedi. Veba salgınlarından savaş yıllarına kadar uzanan tarih boyunca fareler; hastalık, ölüm ve düzensizlikle ilişkilendirildi. Bu nedenle bir fareyle karşılaştığımızda yalnızca küçük bir kemirgen görmeyiz. Onunla birlikte kolektif hafızamızın en eski korkuları da sessizce harekete geçer.

Stephen King’in edebiyatı tam da bu ortak hafızanın karanlık koridorlarında dolaşır. Çünkü fare, hiçbir zaman yaşam alanının merkezinde değildir. Duvarların içinde yaşar. Karanlıkta hareket eder. Siz uyurken güvenli alanlarınızı sahiplenir. Çoğu zaman görünmez; fakat orada olduğunu bilirsiniz. İşte insan zihnini huzursuz eden de tam olarak budur. Bizi dehşete düşüren şey, gördüğümüz tehlikeler değil, varlığını hissettiğimiz fakat hiçbir zaman bütünüyle kanıtlayamadığımız ihtimallerdir.

Bu nedenle King’in hikâyelerinde fareler yalnızca korkunun nesnesi değildir. Onlar, bastırılanın, unutulanın ve üzeri örtülen her şeyin yeniden görünür hâle gelişini temsil eder. Onun kurgusunda bir bodrumu temizlemek, aslında geçmişle yüzleşmektir. Duvarların arasından yükselen sesler ise çoğu zaman farelerden önce vicdanın sesidir.

Tam da bu noktada edebiyatın sunduğu anlatıyla antropolojinin geliştirdiği açıklamalar birbirine yaklaşır. Çünkü fare karşısında duyulan huzursuzluk yalnızca kurguya ait değildir; insanlığın yüzyıllar boyunca ürettiği kültürel anlamların da bir yansımasıdır.

Nitekim antropolog Mary Douglas, Purity and Danger adlı eserinde insanların bazı canlıları biyolojik özellikleri nedeniyle değil, mevcut düzeni bozdukları için “kirli” olarak sınıflandırdıklarını savunur. Fare de tam olarak bu sınırın üzerinde durur. Ev ile dışarısı, düzen ile kaos, temizlik ile çürüme arasındaki çizgiyi ihlal eder. Bu yüzden insanda yalnızca tiksinti değil, aynı zamanda kaynağını tam olarak açıklayamadığı bir huzursuzluk da uyandırır.

Bu perspektiften bakıldığında Stephen King’in fareleri, yalnızca başarılı bir korku unsurundan ibaret değildir. Onlar, insanın yüzyıllardır kirle, ölümle ve görünmeyen tehditlerle kurduğu ilişkinin modern edebiyattaki yankılarıdır. King’in ustalığı da tam olarak bu kültürel hafızayı okurun gündelik hayatına ait en sıradan ayrıntıların içine yerleştirebilmesinde yatar.

İçtenlikle söyleyebilirim ki Stephen King’in gerçek başarısı, farelerden korku yaratması değildi. Asıl başarısı, onların duvarların ardındaki sessiz varlığını insanın iç dünyasına taşımasıydı çünkü bizi rahatsız eden şey, farelerin karanlıkta yaşamaları değildir. Bizi rahatsız eden, kendi karanlığımızın da tıpkı onlar gibi gözden uzak kaldığında bile varlığını sürdürmeye devam etmesidir.