Veda zamanı (1)

Kemal ASLAN

Leylekler terk erkenden terk ediyor kenti. İklim değişikliği onların da göç zamanlarını değiştiriyor. Göç yollarında heder oluyorlar, elektrik direklerine çarpıp zamansız ölüyorlar. Ne bilsinler ki insanlar Antroposen Çağ’da sadece kendilerini düşündüler hep. İnsan odaklı bir uygarlık inşa etmek için ellerinin değdiği her şeyi yıktılar.  Artık doğa da kaldıramıyor bu durumu, seller, yangınlar, toprak kaymaları, depremler peşi sıra geliyor. Hiç birinde de sorumluluğunu üstlenmiyor insanoğlu. Genelleme oldu bu ama daha çok sorumluları siyasal ve ekonomik güç odakları… Neleri zamanla kaybettiğimizi anlamak için Yeşilçam filmlerine bakmak yeterli. Yatay mimari yerine, dikey mimari tercihleri, planlamadan uzak yaşam tarzının bizi nelere sürüklediği ortada. Bu sürükleniş daha da sürecek.  Belki de telafi edilemez, önlemez noktaya ulaşacak. Kâr hırsı, her şeyi metalaştırma anlayışının insanlığa büyük yıkım getirdiği hala sınırlı biçimde kavranılmış durumda. 

Leyleklerin şehri terk edişi sırasında aklımdan geçen bunlar. Ben de bu aralar 27 yıldır yaşadığım yeri terk ediyorum. Bu İstanbul’da yedinci yer değişikliğim olacak. Daha önce ikisi Kurtuluş’ta dördü Ataköy’de olmak üzere farklı yerlerde yaşadım. Dikkati çeken şu oldu ev tercihlerim hep Avrupa yakasında olmuş. Hiç Anadolu yakası yok!.

Hatırladığım ilk taşınma 1960’lara ait. O dönemde Dolapdere Madamın evinden; Kurtuluş’a Hacer hanımın evine taşınmıştık. Tek odalı evden iki odalı bir eve çıkmıştık. Benim İlkokula başlayacağım son yaz geride kalmıştı. O zamanları Göçten Kalan şiirimde şöyle yazmışım:

nasıl sığmıştı bir göz oda

gardırop divan yatak yorgan

masa sandalye çatal kaşık

tabak çanak leğen kazan

yazlık kışlık falan filan

yüzünde atda sevinci engin

cebimde bilye annem

geride başı önde meryem

madamın evi dolapdere

çıktık nal sesiyle”

akarca yokuşundan”


At arabasına sığacak kadar eşyayla annem, ben ve kardeşim Engin ve babam yeni bir hayata yol almıştık. Dolapdere’de Rumlar, Ermeniler, Arnavutlar ve Romanlarla iç içeydik. O günlerin bir kısmına Toplu Şiirler 1 adlı kitabımın Sessiz Harf Azınlık adlı bölümünde yer vermiştim. 

Çocukluk insanın anayurdudur. Unut(a)madığım anılar, insanların büyük bölümü o döneme aittir. Dayanışma, yardımlaşma, karşılıksız, beklentisiz olma hallerini o insanlardan öğrendim. Komşuluk nedir? Acılar nasıl paylaşılır? Sevinçlere nasıl ortak olunur? Toplumsal bir utanç (6-7 Eylül olayları) nasıl sessizce kelimelere dökülmeden yaşanır? O dönemde gördüm bunları… 

Farklı kültürlerle temasın insanda empati duygusunu geliştirdiğini sonradan fark ettim. Yaşamın içinden başka acılara, sevinçlere eşlik edebilmeyi öğrendim. O insanların çoğu hayatta değil. Onları hatırladıkça içim cızzzz ediyor, kederleniyorum. Verdikleri emekleri düşünüyorum. Hepsinden bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. Gazetecilik mesleğini yapmamda gözlemci olmamın bir payı varsa diğeri de insanlarla çocuk yaştan itibaren iletişim kurma becerimdir diye düşünürüm. Hemen bulunduğum ortama uyum sağlarım, sağlamaya çalışırım. O günlerde edindiğim, öğrendiğim beceri bunlar. O insanlar olmasa bana saygı göstermeseler, sorularıma yanıt vermeseler bu mümkün olabilir miydi? Meraklı bir çocuktum, aklıma gelen her şeyi sorardım. Kimse de ayıplamazdı. Türkiye’nin görece özgür olduğu yıllardı. Çocukluğumda o yıllardan gerekli payını almış. Öyle olur olmaz her şey pornografi olarak nitelendirilmezdi. Ayıp sayılan şeyler vardı, ama bu ayıplarla kişiler utandırılmazdı. İnsanların onurlarını zedelememeye özen gösterilirdi. Şimdilerde küçümsenen mahalle kültürü belirleyiciydi. Herkes kim, kimin çocuğu, karısı, kızı bilirdi. Yanlış yapmamaya özen gösterilirdi. Mahalle kültürünü yüceltmek değil amacım. Ama Türkiye’nin çağdaş değerlerle geleneksel değerleri bir arada yaşatmaya çalıştığı kimsenin kimseye karışmadığı yılları da olduğunu hatırladım birden. Tek ses yoktu o zamanlar şimdiki gibi. “Bu böyledir, böyle olacak” dayatması da.

Taşınmak, göç hangi çağrışımlara yol açıyor bu gece zihnimde… Çocukluk yıllarına gidiyorum ister istemez. Çok arkadaşım öldü, çoğuyla yollarımız ayrıldı… 

Kurtuluş ya da Tatavla benim daha farklı kültürlerle kaynaşmama tanışmama zemin hazırladı. İlkokulda Süryani arkadaşlarım vardı: Birinin adı Vedat’tı, diğerinin adı Frederik. Akrabaydılar. Neden öbürü Türklerin de kullandığı ismi tercih ediyordu? Frederik boynunda haç taşırdı, Vedat öyle değildi. Hangi nedenler onu ve ailesini kendi soyunun ismini kullanmaktan uzak tutmuştu? Sarah ve Jack vardı Yahudi arkadaşlarımız. Saime Alevi inancına sahipti ve Kürttü. Erdal Boşnak’tı, Nurettin Kürt’tü. Mahallemizde Eleni vardı: Rumdu, Meryem ve Oskiyan Ermeni’ydi. Babamın yanında çalışan Pamuk Ali de Kürt’tü eşi Şişko -öyle derlerdi- Romandı. Babamın bir ortağı Rum Aleko usta; diğeri ise Çerkez Ali’ydi. Karşımızda oturan Keriman ablalar Arnavut’tu alış veriş yaptığımız Sami ağabey gibi. Annem halı sattıklarından dolayı karşımızdaki binanın sahiplerine “Halıcılar” derdi. Onlar Kürt ve Alevi’ydi. Bu kimliklerin hiç biri bizim için de onlar için de ayırıcı, bölücü değildi. Bazılarında kimliklerinin bir sıfat gibi kullanılması hiç birimize yadırgatıcı gelmezdi. O yıllarda daha dünyada da yaygın biçimde kimlik temelli siyaset yoktu. Milliyetçilik olsa da sınırlı biçimde kendini gösteriyordu. Hepimiz insan olmanın ortak paydasındaydık. Kimliklerimizle değil, insanlığımız ölçüsünde toplumda karşılık görüyorduk. Büyükler bizim gözümüzde “ağabey, abla, yenge vb.” idi. Biz de onların gözünde “yaramaz, usla, şımarık, tembel, vb. çocuktuk”. Sevgiyi, saygıyı büyütmeyi, korumayı öğrendik. Sonra 6-7 gün savaşı oldu Yahudi arkadaşlarımız İsrail’e, Kıbrıs olayları ile Rum arkadaşlarımız Yunanistan’a gitti. Sokakta oynarken kim, kimdir diye bakmazdık, ayrım yapmazdık. Oyuna katılabilir mi? Yetenekli mi? diye tercih yapardık. 

Her ayrılan grupla kültürel erozyon da arttı, yalnızlaşmaya başladık. Dönemin siyasal, ekonomik, kültürel koşulları insan ilişkilerine de yansımaya başladı. Sevgisizlik örtüsü yavaş yavaş üzerlerimizi sardı.

Kurtuluş, çocukluğumun gençliğin geçtiği yer. Anayurdum gibi. O zamanları, çıkarsız ilişkileri özlediğim zamanlarım oluyor. O zamanlarda tanıdığım insanlar, arkadaşlarım, komşularım, hayatıma dokunan insanlar geliyor aklıma… 

Yılların su gibi aktığını düşünüyorum. O zamanlar zaman akmazdı sanki… İyi ki o insanları tanımışım, onlarla konuşma olanağım olmuş, kendimi açmışım, derdimi söylemişim onlar da kendilerini açmış, dertlerini paylaşmışlar. İnsan olmayı, insan kalmayı öğrenmişim. İnsan olmanın, insan kalmanın, incelikleri korumanın kitabı yok, hayat içinde öğreniliyor!

Çalışma hayatına başlayınca zorunlu olarak tayinimin çıktığı Diyarbakır’a gittim. Orada Ofis ve Yenişehir’de bekâr evi olarak arkadaşlarımla yaşadım. Evlenince önce Şehitlik’te ardından Ofis’te Kupik Apartmanı’nda ve TRT Lojmanlarından yaşadım. Her ev değişikliğinde giderek eşyalarım çoğaldı, ailemiz gibi…

Ortaokul yıllarından bu yana kişisel eşyalarım arasında artan hep kitaplarım oldu. Bugün neredeyse küçücük bir kütüphane boyutlarına ulaşmış gibi. Ya da bana öyle geliyor. Onların her birinde anılarım var. Ben bir yere giderken, bir yerden dönerken kitap alırım üzerine günün tarihini yazarım. Şimdilerde bu alışkanlıktan vazgeçtim. Taşınma sırasında bazı kitaplarda böyle tarihlere rastlayınca o günlere yeniden dönmüş oldum. 

Çevremdeki hemen herkes kitaplarımı azaltmam konusunda hem fikir. Akıl vermeyi de çok seviyorlar. Hem de farklı önerilerle geliyorlar. “Şöyle yapabilirsin, şöyle olabilir…” Yahu bunların her biri ile anılarım var. Onlardan ayrılmak anılarımın da yok olması demek. Belki de ben kolay vazgeçemiyorum. İnsan ilişkilerinde de zaman zaman böyle davrandığım oluyor. Tersi durumlar da mümkün. Onların dedikleri bir kulağımdan giriyor… 

(devamı gelecek)