Buse GÜLİN
Bir erkek hükümdarın onlarca kadınla çevrili olması, tarih boyunca çoğu zaman iktidarın doğal bir uzantısı sayıldı. Aynı ayrıcalığı isteyen bir kadın ise kolayca ahlaksız, taşkın ya da tehlikeli ilan edildi.
Beşinci yüzyıl Çin’inde yaşamış Prenses Shanyin’e atfedilen anlatı, bu çifte standardın en çarpıcı örneklerinden biridir. Liu Chuyu adıyla da bilinen prensesin, kardeşi İmparator Liu Ziye’ye şu anlama gelen bir itiraz yönelttiği aktarılır:
Aynı babadan geldikleri hâlde neden kardeşinin sarayında binlerce kadın bulunabiliyor, kendisi ise yalnızca tek bir eşle yetinmek zorunda kalıyordu?
Anlatıya göre imparator, bu itirazın ardından prenses için otuz genç erkek seçti. Bu erkeklere verilen mianshou adı, sonraki dönemlerde yüksek statülü kadınların erkek sevgililerini tanımlayan bir ifadeye dönüştü.
Bu hikâyenin bazı ayrıntılarının tarihsel güvenilirliği tartışmalıdır. Benim ilgilendiğim asıl mesele de prensesin gerçekten otuz erkekle birlikte olup olmadığı değildir. Daha önemli olan, bu anlatının yüzyıllar boyunca nasıl aktarıldığı ve Liu Chuyu’nun neden çoğunlukla arzularıyla hatırlandığıdır; çünkü tarih, aynı davranışı kadın ve erkek için aynı kelimelerle anlatmaz.
Bir erkek çok sayıda kadınla çevrili olduğunda güçlü, ayrıcalıklı ya da eşsiz kabul edilebilir. Bir kadın benzer bir hakkı talep ettiğinde ise davranışı hızla ahlaki bir soruna dönüştürülür. Böylece mesele cinsellik olmaktan çıkar; toplumsal düzenin kime ne kadar özgürlük tanıdığıyla ilgili bir sınava dönüşür.
Prenses Shanyin’in hikâyesini ilginç kılan da tam olarak budur. Onun talebi yalnızca kişisel bir arzu beyanı olarak okunamaz. Aynı zamanda erkeklere tanınan bir ayrıcalığın neden kadınlara kapalı olduğunu soran siyasi bir itirazdır. Bu noktada sarayı asıl karıştıranın, prensesin otuz erkek istemesi olmadığını düşünüyorum. Asıl sarsıcı olan, erkeklerin yüzyıllardır sorgulanmadan kullandığı bir hakkın adını koymasıydı çünkü adı konulan bir eşitsizlik, doğal ve değişmez bir düzen gibi görünemezdi.
Kadınların arzusu tarih boyunca hiçbir zaman yalnızca özel hayatın meselesi olmadı. Kadının kiminle birlikte olacağı, kaç çocuk doğuracağı, bedenini nasıl kullanacağı ve ne ölçüde görünür olacağı; aileden devlete kadar uzanan geniş bir denetim alanının parçasıydı. Shanyin’in hikayesinde ise, bu kişisel görünen talebinin neden siyasi bir müdahale sayıldığını anlayabilmek için, arzunun iktidarla kurduğu ilişkiye bakmak gerekir.
Michel Foucault’nun cinsellik üzerine düşünceleri burada bize önemli bir kapı açar. Foucault’ya göre cinsellik, toplumun dışında kalan özgür ve tamamen kişisel bir alan değildir. Tam tersine, iktidarın konuştuğu, sınıflandırdığı, düzenlediği ve denetlediği temel sahalardan biridir. Bu açıdan bakıldığında Prenses Shanyin’in talebi, yalnızca farklı bir ilişki biçimi istemekten ibaret değildir. O, cinselliğin erkeklere ayrıcalık, kadınlara ise sınır olarak dağıtıldığı düzenin içine müdahale eder. Bu müdahalenin neden böylesine güçlü bir tepki doğurduğunu anlayabilmek için, iktidarın yalnızca resmî kurallarla değil, toplumsal yargılarla da nasıl korunduğuna bakmak gerekir.
Dünya tarihinin düzenli olarak karşımıza çıkardığı sosyolojik bir gerçeklik vardır: Bir toplumun sınırları her zaman yasalarla korunmaz. Utanç, ayıp, namus ve ahlaksızlık gibi kavramlar da en az yasalar kadar etkilidir. Bir kadına “ahlaksız” demek, çoğu zaman yalnızca davranışını eleştirmekle açıklanamaz. Aynı zamanda onu toplumsal meşruiyetin dışına itmek anlamına da gelir. Bir kadının bu kavramlarla damgalanması, yalnızca ahlaki bir yargı üretmez; aynı zamanda onu düzenin sınırlarını ihlal eden tehlikeli bir figüre dönüştürür.
Mary Douglas’ın saflık ve kirlilik üzerine geliştirdiği yaklaşım da bu noktada önem kazanır. Douglas’a göre toplumlar, mevcut düzenin sınırlarını ihlal eden şeyleri çoğu zaman “kirli” ya da “tehlikeli” olarak sınıflandırır. Kirlilik burada yalnızca fiziksel değildir; kategorilerin bozulmasıyla ilgilidir. Prenses Shanyin de tam olarak bu sınırı ihlal eder. Kadının itaatkâr, sınırlı ve denetlenebilir olması beklenirken o, erkek hükümdara tanınan ayrıcalığın benzerini talep eder. Böylece “kadın” ve “iktidar” için çizilmiş sınırlar birbirine karışır. Onun arzusu yalnızca cinsel değil, kategorik bir tehdide dönüşür. Shanyin’in ihlal ettiği bu sınırın nasıl bu kadar doğal görünebildiğini açıklamak içinse kadınlık ve erkeklik rollerinin nasıl üretildiğine bakmak gerekir.
Judith Butler’ın toplumsal cinsiyet üzerine geliştirdiği yaklaşım bu noktada güçlü bir açıklama sunar. Butler’a göre kadınlık ve erkeklik, yalnızca biyolojik özelliklerle belirlenen sabit kimlikler değildir; toplum tarafından tekrar tekrar üretilen davranış kalıplarıdır. Kadından beklenen itaat, ölçülülük ve denetim sürekli tekrarlandıkça “doğal” görünmeye başlar. Prenses Shanyin bilinçli olarak bu tekrarın dışına çıkar. Kendisinden beklenen rolü kabul etmez ve erkek iktidarının ayrıcalığını kendi bedeni üzerinden sorgular. Bu nedenle yaptığı şey yalnızca bir eşitlik talebi değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyetin görünmez kurallarına yöneltilmiş bir meydan okumadır fakat otorite için toplumsal cinsiyetin bu görünmez kurallarına karşı çıkan bir kadını cezalandırmak yeterli değildir; onun nasıl hatırlanacağı da denetlenmelidir.
Tarihsel anlatılar çoğu zaman tam burada devreye girer. Bir kadının davranışı düzeni tehdit ettiğinde, onun hikâyesi yalnızca aktarılmaz; ahlaki bir uyarıya dönüştürülür. Arzusu büyütülür, karakteri karalanır ve sonunda yaşadığı siyasi çatışmaların tamamı kişisel “ahlaksızlığına” indirgenir.
Liu Chuyu’nun ölümüne giden süreç de böyle okunabilir. Kardeşinin öldürülmesinin ardından değişen saray dengeleri içinde, amcasının çıkardığı ferman aracılığıyla ahlaksızlıkla suçlanması ve intihara zorlanması, üzerinde yürüdüğü zeminin aslında ne kadar ataerkil bir inisiyatifle varlığını koruduğunu gösterir. Esasen kardeşine göre meşru olan bir talep, amcasına göre damgalanarak ölmesini gerektirdi. Burada cinselliğin açıkça siyasi tasfiyeyi meşrulaştıran bir dile dönüştüğünü söyleyebilirim. Başka bir deyişle, prensesin arzusu özel hayatının parçası olmaktan çıkarak onu cezalandırmak isteyen iktidarın kullanabileceği en etkili suçlama hâline geldi. Asıl amaç, yükselen sesinin oluşturacağı yankıları engellemekti. Bu da ölümünü bir zorunluluk hâline getirdi; çünkü rejim, aykırı olandan beslenmek yerine onu tüketir. Hele ki aykırılık bir kadının varlığından ileri geliyorsa, gömülmek neredeyse kaçınılmazdır.
Ne yazık ki Shanyin’in başına gelenler tek bir saray çatışmasının sınırlarında kalmadı; benzer yöntemler farklı dönemlerde güçlü kadınlara karşı tekrar tekrar kullanıldı ve güçlü erkeklerin şiddeti, ihtirası ya da cinsel hayatı çoğu zaman siyasi kişiliklerinin gölgesinde kaldı. Güçlü kadınların arzuları ise kolaylıkla bütün kimliklerini tanımlayan bir lekeye dönüştürüldü.
Bu yüzden tarihsel kayıtlarda bir kadına yakıştırılan sıfatlara değil, o sıfatların hangi iktidar ilişkileri içinde üretildiğine de bakmak gerekir. Prenses Shanyin’i yalnızca “otuz erkek isteyen kadın” olarak hatırlamak, tarihin ona biçtiği dar rolü yeniden üretmektir. Onu asıl ilginç kılan şey sayı değildir. Sorudur: Neden erkek kardeşine tanınan ayrıcalık kendisine tanınmıyordu?
Bu yüzden Shanyin’in sorusu beşinci yüzyılın içinde donup kalmaz; yalnızca biçim değiştirerek günümüze ulaşır. Şu an dahi kadınların arzuları, seçimleri ve bedenleri hâlâ ahlak, namus ve saygınlık üzerinden denetlenmeye devam ediyor. Erkek için deneyim olarak görülen şey, kadın için hâlâ karakter kusuruna dönüşebiliyor. Prenses Shanyin’in hikâyesi bu yüzden geçmişte kalmış bir saray dedikodusu ya da yalnızca beşinci yüzyıla ait bir siyasi trajedi değildir. Aynı zamanda cinsiyetin iktidarla nasıl birleştiğini, arzunun kim için hak ve kim için suç sayıldığını gösteren kültürel bir aynadır.
Belki de Shanyin’in tarihteki gerçek suçu, otuz erkek istemesi değildi. Erkeklere tanınan ayrıcalığın neden kendisine yasak olduğunu sormasıydı. Bu soru, yalnızca sarayın değil, erkek ayrıcalığı üzerine kurulmuş bütün düzenin sınırlarına dokunuyordu. Shanyin’in hikâyesini, tarih boyunca benzer sınırlarla karşılaşan diğer kadınlarla birlikte düşündüğümde ise karşıma tek bir sonuç çıkıyor:
Görünen o ki tarih, çoğu zaman kadınların cevaplarından değil, sordukları sorulardan korktu.
