Hayat güzeldir, daha da güzelleştirmek gerekir

Engin BAŞCI

İnsanın kişisel tarihinde dönemeç noktaları olur. 

O an yeni bir yola girersiniz.

Değişir her şey, başka bir hayat başlar.

Kendi kişisel tarihimde en önemli dönemeç noktalarından biri Haber-Sen ile tanışmam oldu.

Daha önce de sendikalıydım.

Ankara Yenimahalle Belediyesi’nde Basın Danışmanlığı yaparken sendikaya da üye olmuştum.

O dönem sendika greve çıkmış, ben de bir gün grev gözcülüğü yapmıştım.

Benim hayatımda bir ilkti.

Bunun dışında üyelikten öteye gitmemiş, sendikada aktif görev almamıştım.

TRT yıllarım başlayınca benim gibi hayata karşı benzer duyarlılıkları olan ve dayanışmaya inanan arkadaşlarımla sendikal örgütlenme hayali kurduk.

Ve bir gün bu hayali gerçek yaptık.

TRT’de sendika kurma düşüncesi ise beni ve arkadaşlarımı Haber-Sen ile bir araya getirdi.

Haber-Sen’in TRT’deki örgütlenmesini sağlayan ekibin içinde olmak sendikal sorumluluk duygumu besledi.

TRT’ye yönelik kurumsal aidiyetimi güçlendirdi, habercilik ve yayıncılığa yönelik düşüncelerimi kamusal yarar ve kamu hizmeti yayıncılığı çerçevesinde olgunlaştırdı.

Haber-Sen çatısı altında örgütlenme kararı vermemizin ardından 3 yıl iş yeri temsilciliği, 3 yıl şube yönetim kurulu örgütlenme sekreterliği, 9 yıl şube başkanlığı, 3 yıl şube denetim kurulu üyeliği yaptım.

Zorlu ve anlamlı yıllardı.

Emekten yana insanca bir yaşam için, özerk ve tarafsız bir yayıncılık için, kamu hizmeti yayıncılığı için, halkın doğru haber alma hakkı için, basın özgürlüğü için gücümüzün yettiğince mücadele ettik.

Bu yıllar içinde şunu öğrendim:

Sendikal örgütlenme ve dayanışma her iş kolu için önemlidir.

Çalışma koşullarının ve emek mücadelesinin olmazsa olmazıdır.

Ama her şeyden çok basın iş kolu için önemlidir.

Medya-siyaset-sermaye üçgeninde gazetecinin kendini özgür hissedebilmesi, halkın haber alma hakkı adına işini doğru yapabilmesi için sendikal örgütlülük ve dayanışma yaşamsal bir öneme sahiptir.

Çünkü bu bir özgürlük ve demokrasi meselesidir.

Bunun bugün daha iyi anlıyoruz.

Basın sektöründe sendikal örgütlülük güçlü olsaydı, medya bugün bu halde olmazdı.

Deyim yerindeyse haber ölmez, gerçek gazeteciler can çekişmezdi.

Bence bu süreç, Erol Simavi’nin Hürriyet’i Aydın Doğan’a satışıyla hız kazandı.

O süreçte sendika gazetelerden çıkarıldı.

Gazeteciler patronaj karşısında yalnızlaştırıldı ve güçsüzleştirildi.

Gazetelerin yönetimindeki bazı meslek büyüklerimiz bu süreçte günahı çoktur.

Kimisi bu süreci desteklemiş kimisi sessiz kalıp kabullenmiştir.

Sonuçta bu süreçle birlikte baskı, sansür ve daha kötüsü oto sansürün yolu iyice açıldı.

Manipülasyon, dezenformasyon gazete sayfaları ve televizyon ekranlarında kol gezmeye başladı.

Israrla işini doğru yapmaya çalışan gazeteciler işsiz kaldı.

Ceza davaları, gözaltı ve tutuklamalar arttı, basın özgürlüğü yasa metinlerindeki bir maddeye indirgendi.

Böyle bir dönemde Haber-Sen çatısı altında TRT’de özerk, tarafsız, laik ve demokratik bir yayıncılık için mücadele verdik.

Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Basın İş’le birlikte meslek örgütlerinin de katılımıyla basın özgürlüğü savunusu yaptık.

Başarılı olduğumuz söylenemez.

Çünkü her şey insanda başlıyor, insanda bitiyor.

Bu mücadelede çalışanlardan yeterince destek alamadık.

Anlatmaya çalıştık ama yeterli olmadı.

Sonuçta bu noktaya geldik.

Baskı ve korku da önemli bir nedendi.

Örneğin TRT’de insanlar, kendilerini daha güvende hissetme adına iktidara yakın sendikalara üye olup yetki derdiler, sarı sendikaları sendika sandılar, bizim verdiğimiz mücadelenin etkisini azalttılar.

Yani tam anlamıyla bindikleri dalı kestiler…

Katiline aşık olmak gibi bir şey bu. Ama oldular.

Ve bu süreçte birçok haklarını kaybettiler.

Gazete ve özel televizyonlarda da patron baskısıyla insanlar önce sendikalarını terk ettiler, sonra sendikadan uzak durdular.

İrrasyonel bir durum, ama gerçek bu.

Baskı ve korku, gazeteciliği bitiren bir virüstür. 

Bir toplumda gazeteci korkar ve yazamazsa gerçek karanlığa itilir. 

O nedenle gazetecinin korkmaya hakkı yoktur.

O korkar susarsa, bütün toplum susar.   

Oysa düşünmek ve düşündüğünü özgürce ifade etmek demokrasinin de vazgeçilemez unsurudur.

Bu sadece gazetecinin görevi de değildir.

Toplumda sorumluluk sahibi her özgür bireyin de yükümlülüğüdür.

Toplum iyiden ve güzelden yana değişecekse önce bireyin kendisinden bu değişimi başlatması gerekiyor.

Gelinen noktada hiçbir şey için geç olmadığını düşünenlerdenim.

Bir yerden başlayıp değişebilir değiştirebilirsiniz.

Her yeni gün bir dönemeç noktasıdır aslında.

Neyin ne zaman karşınıza çıkacağı bilinmez.

Bazen planlar yapıp kararlar alırsınız, bazen aniden o değişim anıyla karşı karşıya kalırsınız.

O an durup oturmak uzun uzun düşünmek değil, yürümek önemlidir. 

Yalnız değilsinizdir, yanınızda sizinle yürüyenler de vardır.

Hayalleriniz ve ertelediğiniz her şey peşinizden gelir.

Hayat güzelleşiverir…