Buse GÜLİN
Kusurlarımıza seçili antibiyotik yok. Doğal yolla aşmamız gereken içsel tuzaklarımız var. Her adımımızın yönü kayıp. Pusulalarımız ya da haritalarımız yanlış. Hoş! Aslında fark etmiyor. İkisinin de işlevselliği çıkarlarına göre sürekli değişiyor. Bu yüzden istikrarla gidebildiğimiz net bir yönümüz yok. Dahası, ayaklarımızın tabanları hep kaybolmaktan şikâyetçi. Belki de hepsini acımasızca sürüklediğimiz, zemini çivi kaplı patikalar yüzündendir bunca sancı.
Yürümenin verdiği ilk acı, emeklemekten kurtulduğumuz o anla sınırlı değil. Bunu yetişkin olduğunuzda öğreniyorsunuz. Hayatımızın her yıl dönümünde, içine düştüğümüz ayrı bir bela önümüzü kesiyor ve hiçbirinin cm usulünden hesabı yapılamıyor. Mezuralar bunca soyut trajedinin boyunu veya enini ölçme konusunda hâlâ çaylaklar. Hissedilenin de bahanesi olamıyor tabii. Dolayısıyla, lügat üstünden çıkarabildiğimiz tek yüklem “bilmiyorum” oluyor.
Çevreyi kaleme almanın en doğru yol olduğuna inanıyorum. Adalet ve şeffaflık, özenle biçimlendirdiğim erdemlerimden iki tanesidir. Bu yüzden herkesin çoğunlukla acı çektiği bir çevrede pembe illüzyonlar çizmek ahlaki gelmiyor. Hissedemediğimiz hiçbir şeyi dile getirmekle yükümlü olmadığımız gibi, kimsenin hissedemediği hiçbir şeyi cümlelere serpiştirme ihtiyacımız da yok. Gerçeklik makyajla satılmaz. Gerçeklik sunulur, gerçeklik anlatılır, gerçeklik gösterilir.
Modern dünyanın en büyük tehlikelerinden birkaç tanesi yine kendisinin getirdiği “hoşnutsuzluk, mutsuzluk ve umutsuzluktur.” Geçmişe göre çok ileride olabiliriz ama duygusal olarak gitgide geriliyoruz. Bedenin gelişebildiği bir ortamda, ruh ilkelleşebilir mi? – Evet. İçinde yaşadığımız dünyada bu mümkün kılındı. Aslında ihtiyacımız olmayan her şeye geliştirdiğimiz bağımlılık gerçek potansiyelimizi çalıyor. Bu yüzden evrene sahip olsak da hâlâ fakiriz. Uzaya dahi çıkabiliyor olsak da hâlâ cahiliz. İnsanın vicdanı kendisini çöpten kaleye layık görürken, gerçeklikte milyon dolarlık mülklerde oturmanız da bir şeyi değiştirmiyor. İçten içe nereye layık olduğumuzdan eminiz çünkü.
Bir de sustuklarımız var tabii. Üstünü örttüğümüz her gerçek, gecenin en sessiz yerinde adımızı fısıldıyor ve biz sustukça, içimizde büyüyen o boşluk bir gün kendi sesini buluyor. Her birimiz bu bulunma hâlini çığlık olarak işitmeye başlıyoruz. Üstelik kendi ihmalkârlığımızdan büyümüş agresyonun kendisini suçlu çıkarıyoruz. Masumiyeti en iyi günahkârlar kombinleyebiliyor. Bunca meşrutiyetsizlikte hiç mi parmağımız yok? – Şüpheli.
Saymakla bitmiyor noksanlıklar… Hep söylüyorum ve maalesef ki söylemeye devam edeceğim. Tanrı’ya çıkarabileceğimiz günahlar için dahi yüz bulamayacak hâle geldik. Belki artık günah çıkarabilecek hadde bile değiliz. Halbuki işte tam burada kırılıyor hikâye. – Bir bütün olarak sahip olduklarımızın ve bir bütün olarak kaybettiklerimizin içerisinde…
Esasen gökyüzünden bakınca kolektif portrenin bir hayli değiştiğine eminim. Oradan görünen tek şeyin, insanın kendi gerçeğine rağmen başka bir hayatı inatla yaşamaya devam etmesi olduğunu düşünüyorum. Bu inadın bağlamı hayat kurmak için hayat çalmak olunca işler iyice çirkinleşiyor. Doğrusu, bize tanınan inisiyatifi nasıl da kötüye kullanmışız… Tabii, bunu anlamak için aşağıya bakmak gerekiyor. Ne yazık ki düşmüş olduğumuz “aşağıya.”
