Kederin Gölgesinde Yaşamak

Kemal ASLAN

Bazen olaylar üst üste gelir, sanki sınanıyormuşsun gibi. Herkeste Eyüp sabrı yok! Hele bende çok az vardır sabır. Aralık ayından bu yana peşi sıra çevremde kederli olaylar yaşanıyor. Önce İzmir’de çok sevdiğim bir dostum tiroit kanserine yakalandı. Ben en az on beş yaş küçük. Sonra ablamın küçük kızının göğüs kanserine yakalandığını, tedavi gördüğünü öğrendim. O bu zorlu süreçte pek iletişimde bulunmak istemedi. Onun hakkındaki gelişmeleri ablamdan öğreniyorum. Sonra ağabeyimin kalp kapakçıkları değişti, ardından bir buçuk ay önce ağabeyimin büyük oğlu yeğenim 43 yaşında kalp krizinden öldü. 23 Mart’ta Kanada’da yaşayan 60 yaşındaki kardeşimin beyninde tümör çıktı. Henüz biyopsi yapılamadı ama sürecin hızla ilerlediği söyleniyor.  Sevdiğim gazeteci dostum Ekrem Sunar, iki ay önce öldü. Bu kadar üst üste gelen olaylarla baş etmekte açıkçası zorlanıyorum. İzmir’deki arkadaşım her zamanki gibi soğukkanlılıkla durumunu anlattı. Daha doğrusu cep telefonuyla konuşurken sıkıntılı bir ruh halindeydi. “Neye sıkıldın, ne oldu”, dedim. O da birden sağlık durumunu söyleyiverdi. Çok zor bir andı. Benzerini 2004 yılında babama akciğer kanseri teşhisi konduğunda yaşamıştım. O zaman Türkiye’de yaşayan patolog kardeşim gerçeğin katı yanını kısa ama öz cümle ile ifade etmişti bana ve Engin’e: ”Babamız akciğer kanseri, dört-beş ay ancak yaşar.” Zaten bizi konuşmak için de o çağırmıştı Ataköy’deki parka. Birden masada buz gibi bir hava esti. İlk sözü Engin aldı: “Ne yapmamız gerekiyor”. Amacım o günleri sizinle paylaşmak değil ama ben donup kalmıştım. Kanlı-canlı babamız elimizin altından kayıp gidecekti ve bizim elimizden hiçbir şey gelmeyecekti. Seçeneksizliğin olduğu ya da benim fark edemediğim durumlarda ben donup kalıyorum. Sinir sistemimin beni koruma şekli bu demek ki. Benzerini İzmir’deki dostumla yaşadım. Her insan aynı olaylara aynı tepkiyi veremiyor, bilinç dışını otomatik olarak sinir sistemini güvenli, savaş-kaç ya da donma haline sokuyor. Bu kadar derin kederin yaşandığı bir süreçte ben çoğunlukla donma halindeyim.

Hayatın içinde sadece kederler de yok iki gün önce 40 yaşına basan oğlum bugün Almanya’da evlenecek. Onun düğününe gitme telaşım vardı. Lufthansa Havayolları’ndan bilet almıştım işlerimi aksatmadan yürütmek için sabah uçacaktım Frankfurt’a ama olmadı. Meğer Frankfurt Havalimanı’nda grev olduğundan uçak seferleri iptal edilmiş. Eğer küçük kızım koltuk numarasını belirlemek için ilgili şirketi aramasaydı ben geç saatte gittiğimde grevin olduğunu öğrenecek ve sinir kat sayısı oldukça yüksek biçimde tepki gösterecektim. Kederin gölgesinde küçük bir sevinci yaşayamamanın gerilimi ve gerginliğini derinden hissettim. Kederi paylaşmak için de gidebilirdim uçakla. Engellenmiş durumlar insanda öfkeye kızgınlıklara yol açıyor. Bende de öyle oldu.

Bazen kontrol edemediğimiz durumlar hayatımızın akışını etkiliyor. Kardeşimin sağlığı ile ilgili gelişmeleri öğrendiğimden bu yana daha tahammülsüz oldum. Bir tür donma hali yaşıyorum. Eskiden güvenli ya da zaman zaman savaş-kaç modundaydım. Derin keder insanın içini yakıp kavuruyor, pek bir şey yapmak gelmiyor insanın içinden. Çoğu şey anlamsız geliyor. Bir şeyle uğraşmak istemiyorum. Çok sevdiğim halde yazı yazmaktan da uzak yaşıyorum. Zorunlu görevlerimi yerine getirme dışında sanki otomatik pilotta yaşıyorum.

Kederin gölgesi ruhumu kaplamış durumda. Bu yaşanılmadan aşılacak bir süreç değil. Herkesin bu tür olaylarda verdiği tepki farklı. Ben, üst üste gelen olaylar karşısında içe kapanıyorum, kendime dönüyorum; olan-biteni anlamak, yeniden değerlendirmek istiyorum. Zamana ihtiyacım oluyor yeniden toparlanmak için.

İçim kavruluyor bu ara. Ruhum sıkışmış kalmış gibi hissediyorum. Zor zamanlar, insani duyguların ağırlığını bedenimin her yerinde hissediyorum.

Benim bu durumumu fark eden, gören dostlarım ve arkadaşlarım var. Onlar sağ olsun insan sıcaklığını, dostluğunu, arkadaşlığını hissettiriyorlar. Yalnız olmadığımı bana hatırlatıyorlar. Benimle sohbet ederek acımı hafifletmeye çalışıyorlar. Kiminle çay içiyorum, kiminle şarap, bira…

En zor şey insanın ruhuna ulaşmak, onun ruhuna dokunmak. Yanında birinin olduğunu hissetmek, onun varlığını duyumsamak güç veriyor. Yalnız olmadığını bilmek, dayanışma duygularını görmek insana kendini iyi hissettiriyor. Bunu yapabilen insanlar da maalesef oldukça az. Bazıları insanın yüzündeki kederi bile göremiyor, anlamıyor. İnsanın da onlara kendisini açması, derdini paylaşması içinden gelmiyor. Oysa bazen işaretler o kadar açık oluyor ki. Belki de görmek istemiyorlar, görmezden geliyorlar. Bu da anlaşılır bir şey. Çünkü insanlar sadece kendilerinin neşelerinin ve üzüntülerinin fark edilmesini istiyor. Sözde yakın olarak gördükleri ötekinin ne yaşadığı umurlarında bile olmuyor.

İçimden geçen duyguları sözcüklere dökmek o kadar da kolay değil. Aslında sözcükler benim bir oyuncağımdır, çocukluğumdan beri.  Ama şimdi zorlanıyorum sözcük bulmada, yaşadıklarımı anlamlandırmada. Belirsizlik ve öngörülemezliğinyarattığıboşluk ve anlamsızlık hissi beni kuşatmış durumda. Her organımın parçalandığını hissediyorum. Kemiklerim sanki tek tek kırılıyor. Yürümek, yemek yemek, biriyle konuşmak anlamsız hale geliyor. “Ne değişecek ki” sorusu kafamın içinde dolanıp duruyor. Bu anlarımda dostlarımın sözleri hafif de olsa teselli veriyor. Yine de derin bir kederin gölgesi ortadan kalkmıyor. Böyle durumda uyumak, içmek, hiçbir şey yapmamak tercihim oluyor. Ancak gündelik görevlerim bunu engelliyor. Belki de bu iyi bir şey. Çünkü hayat devam ediyor, hayata da tutunmak lazım. Ama senden genç birilerinin ölümcül durumda olması yaşamı anlamsız hale getiriyor.

Yazının başında Frankfurt’a grev nedeniyle gidemediğimi yazdım. Oğlum, evlilik gibi nadir olan bir mutluluk anında benim de yanında olmamı istedi. Bir baba olarak ben de böyle bir anı yaşamak istedim; ama olmadı. Küçük de olsa yaşayacağım sevincimi şimdi uzaktan teknolojinin olanaklarıyla yaşayacağım. Fiziki olarak orada bulunamamanın yarattığı hisleri bir süre yaşayacağım. Her şey elimizde değil, biz ne kadar gayret göstersek bile olacakları engelleyemediğimiz durumlar var.

Yaşadığım son olayı düşününce işçilerin daha iyi ekonomik koşullara kavuşmak için yaptığı grevin yanında olmamak benim için mümkün değil. Herkesin hak talebini gençliğimden bu yana savundum. TRT’de de Haber-Sen bünyesinde haklarımızı talep ettik. Hayatım emek mücadelesi ekseninde geçti. O nedenle oğlumun nikâhına gitmemeyi çoğu küçük burjuva gibi büyütmüyorum. İşçiler haklarını arayacak, haklarını ararken yaptıkları mücadele biçimi bazı kesimleri daha doğrusu o hizmetten yararlananları etkileyecek. Sonuçta hava yollarını sadece burjuvalar kullanmıyor. Özellikle büyük burjuvaların kendi jetleri var. Bu seferlerden işçiler, köylüler, küçük burjuvalar da yararlanıyor. Dünyaya bakışım ile oğlumun nikâhında olmayışım bir gerilim yaratsa da ben insanların emeklerinin karşılığını almalarından yanayım. Üstelik grev, neoliberal ortamda giderek güçsüzleştirilen işçi sınıfının elindeki az kalan araçlardan biri. Dolayısıyla grev nedeniyle oğlumun nikâhına gidemeyişimi anlayabiliyorum. Ama üst üste gelen bu olumsuzluklar birey olarak beni epeyce zorluyor. Bazen belirli bir dünya görüşünün bedeli mikro hayatlarda yaşanan olumsuzluklarda ortaya çıkabilir. Fakat biliyorum ki bunlar da iz bıraksa da geride kalacak. Ancak kabullenmesi zor olan kederin gölgesinde yaşamak…