Kemal ASLAN
Son günlerde peş peşe gelen ölümlerle sarsılıyorum. Her ölümde biraz daha eksildiğimi hissediyorum. En son Ekrem Sunar sonsuz yolculuğa çıktı. Onun adını 1980 aynının Nisan ayında İstanbul’da öğrenmiştim. TRT Diyarbakır Haber Müdürlüğü’ne tayinim çıkmıştı. İstanbul’daki dostlarımla vedalaşıyordum. Türk Haberler Ajansı’nda o dönem Sabahat, Sağnak ve Aydan (Öz) çalışan arkadaşlarımdı. Onlara son kez uğradığımda –daha önce 1978 yılında 9 ay kadar Akşam Gazetesi’nde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptığım dönemde haftada bir ya da iki kere uğrardım. Sonraki dönemlerde uğrama sıklığım azalsa da sevdiğim arkadaşlarımı görmeye gitmeyi severdim.- bana onun adını vermişlerdi. O zaman Niyazi (Dalyancı) ağabey de “Ekrem iyi gazetecidir, ne sorunun olursa çözer, selamlarımızı ilet” demişti.
İlk defa ailemden uzun süre ayrı kalacaktım, haritadan bildiğim bir yerdi Diyarbakır. Gerçi Üniversitede Diyarbakırlı arkadaşlarım vardı: Nusret, Ali Murat ilk aklıma gelenler. Orada bir hayat kuracaktım. Kaç yıl kalacağım, ne yapacağım belli değildi. Türkiye’de terör olayları sürüyor ve giderek tırmanıyordu. Meğer ülke adım adım 12 Eylül Faşizmine yol alıyormuş. Bunu daha sonra yaşayarak öğrendik.
İnsanın bilmediği bir yere gittiğinde ilk aradığı şey güvenli bir ortamda sırtını yaslayacak ya da dayanacak birinin olmasıdır. Ben o açıdan şanslıydı. Çünkü sevdiğim dostlarım ona gözlerim kapalı güvenebileceğimi söylemişlerdi. Bizim kültürümüzde güven esastır, referanslar da sağlamdı.
Gerçi Diyarbakır’da birlikte çalışacağım arkadaşlar arasında aynı dönemde sınavı kazandığım Sinan Bayansal ve Nurettin Atmaca da vardı. Diyarbakır’da ilk günlerimde Çınar yolu üzerindeki TRT vericindeki misafirhanede kalıyordum. Nöbetim olmadığında hemen kaldığım yere dönüyor, oranın yemekhanesinde yiyor, içiyor kitap okuyordum. İlk birkaç haftam böyle geçti. O arada da kameran olarak çalışan İbrahim Saraçoğlu ile de dost olmuştuk. İkimiz birbirimizin dilinden, halinden anlıyorduk. Üç hafta olmamıştı daha İbrahim’e Türk Haberler Ajansı Bölge Müdürü Ekrem Sunar’ı ziyaret edelim mi teklifinde bulunduğumda hemen kabul etmişti. Biz o zaman onun da seveceğini düşünerek kuzu kelle almıştık iki tane. Cumartesi günü Mayısın ikinci haftasıydı. Diyarbakır’da bahar kısa sürer, birden sıcaklar bastırır yaz gelir. Dört yola gelmeden Mungan Hanı’nın ikici katındaydı Türk Haberler Ajansı’nın yeri. Asansör yoktu, ara lambalar da yanmıyordu. Karanlıkta çıktık ikinci kata geldiğimizde kapıyı kendi açtı. “Hoşgeldiniz kardeşler” dedi; geleneksel Diyarbakır konukseverliği ile. Esmer, zayıf ve orta boyluydu. Hemen bendimi tanıttım. Meğer arkadaşlarım da ona beni sorarlarmış “Kemal uğradı mı” diye. “Hayırsız” dedi, birden eskiden tanıyormuş gibi. Utandım. Durumunu izah etmeye çalıştım. Bir şey demedi. Halden anlayan bir yanı vardı, “olur böyle şeyler” dedi. Böylece alınmadığını anlamış oldum. Aslında o sert görünümünün altında kırılgan, alıngan bir yanı vardı. Bu noktada birbirimize benzerdik. Onunla Diyarbakır’da kaldığım sekiz yol boyunda aramızda hiçbir tartışma yaşanmadı. İlişkimiz ağabey- kardeş çerçevesindeydi. O deneyimli benden dokuz yaş büyük olmasına rağmen bize eşit meslektaş olarak davrandı. Usta-çırak ilişkisi içinde yetişse de aramızdaki ilişkide bunu hiç hissettirmedi, hep değer verdi. Mesleğe yeni başlamanın heyecanını yaşıyordum beni hep destekledi, teşvik etti. Kapıyı onun açtığını söylemiştim ona zaman zaman yardım eden genç bir çocuk vardı. Türk Haberler Ajansı’nın Diyarbakır’daki tek kişilik ordusuydu. Bölge ve bölge dışında da ilişki ağı güçlüydü. Meslektaşlarının saygı duyduğu bir gazeteciydi. Kalemini hiçbir zaman satmadı. Kaleminin namusuna her zaman sahip çıktı.
Türk Haberler Ajansı’nın zorluklar yaşadığı, maaşların iki üç ayda bir ödendiği dönemdi. O sekiz çocuğu olmasına rağmen idare etmeyi becerirdi. Kendi sorunlarını “hayat bu” diye geçiştirirdi, üstesinden gelmeye çalışırdı.
Başka ajanslarda 5-6 kişinin yaptığı işleri o tek başına yapardı. Kimseye boyun eğmeyi sevmezdi. 12 Mart’ta gözaltına alındığında tek tek bıyıklarını cımbızla sökmüşler. “Kemal, Kemal, bak bu bıyıkları tek tek cımbızla söktüler ama gıkım çıkmadı “ derdi. Acıya dayanıklıydı. Hasan Hüseyin’in dediği gibi “acıyı bal eyleyenlerdendi.”
Ben ve İbrahim açısından cumartesi günleri onun ofisine gitmek farklı bir dünyayı yaşamak gibiydi. Biz kuzu kellesi getirirdik, yanında bol soğan ve maydanoz olurdu. O da tekel rakısını açardı. Bir 70’lik devirirdik üçümüz. Siyaset, gazetecilik üzerine konuşurduk. İçince daha iyi konuşurdu, normalde konuşmayı o kadar sevmezdi. Ağır ağabey havası vardı. Bize karşı öyle değildi, yüreğini açardı. Biz de öyle.
Diyarbakır’da günlerimin rahat geçmesinde payı olan az sayıda kişiden biri de oydu. Gerçekten insanın sırtını dayayacağı, güveneceği biriydi. Zaman zaman haber paslaşması da yapardık. Bazen ben arardım “ağabey şöyle bir şey var” diye. Bazen o “Kemal, şöyle bir gelişme var, bir bakıver” derdi. Birbirimizi desteklerdik.
Şimdilerde unutulan fikri takibi en iyi yapan gazetecilerdendi. Düzenlenen basın toplantılarında o ince bedenine rağmen kararlı sorularla bürokratları sıkıştırırdı, Üstelik bunu kibarlığı, nezaketi elinden bırakmadan yapardı. Doğruları konusunda yalnız kalmayı göze alırdı. Bu şimdilerde pek kimsenin göze alamayacağı bir şey.
Sonra bölgede 12 Eylül süreci yaşandı. O süreçte bölge dinamikleri çerçevesinde gazetecilikten ödün vermeden mesleğini yürüttü. Hepimiz için zor zamanlardı. Korku imparatorluğunun egemen olduğu günlerdi. O, mesleğinin gereklilikleri kimseye boyun eğmeden, kararlılıkla yerine getirdi.
Her zaman örgütlü mücadeleden yanaydı. Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti’nin etkin hale gelmesi için büyük çaba harcadı. Kimi zaman küstü, ama mücadele etmekten de vazgeçmedi.
Yaşadıklarını daha sonra tanıklıklarını “Düşük Yoğunluklu Haber Güncesi”, “Tanıklar”, “Ölüme Yatmak” ve “Hasret” adlı eserleriyle kitaplaştırdı. Bir anlamda bölgede yaşananları kayıt altına aldı. Son olarak Hürriyet Haber Ajansı Güneydoğu Bürosu şefi ve uzun yıllar güney Doğu Gazeteciler Cemiyeti Başkanlı yapan Talat Polat üzerine bir kitap yazıyordu. Benden de Talat Polat ile ilgili anılarımı yazmamı istemişti. Kitap dizgideyken onun ölüm haberini geldi. Yerelde çalışsa da gazeteciliğe evrensel bakan, halkın haber alma hakkı için mücadele eden has bir gazeteciydi. Onun gibilerin örneği giderek azalıyor. Kaç okuyucu adını hatırlayacak ki? O halkının yanında saf tutan bir gazeteciydi, kalemini satmadı, satmazdı. Işıklar içinde uyu Ekrem ağabey, özleyeceğim seni.
