Buse GÜLİN
Derinlerde duruyor kırıklar
Yalnızca içtiğimde yüzeyime batıyorlar
Kanamamı durdurabilirim ama
Kanadığında hoşuma gidiyorlar.
Ruhumuzun çizikleri bol. Bu yüzden yaş aldıkça değerleniyoruz. Deneyim dediğimiz her şey aslında çektiğimiz acılardan destek alıyor. Bu yüzden söylemekten korkmuyorum. Kökü baya karanlık olgunluğun.
Doğruların var oluş biçimi, kafatasını hep gökyüzü ile eşitleyebilmek üzerine kurulu ancak sistematik yanlışlığın güzel bir eğitim sahası olduğunu atlamamak gerekiyor. İronisi büyük. Her ne kadar rahimden çıkış noktamız tanıma henüz kapalı bir deliliğin göbeği gibi dursa da, yaş aldıkça, hata yapmamak adına hata yapıyoruz. Şu sıralar “içinde yüzdüğün havuzu iyi öğrenmek” diyorum buna.
Bizim deneyim olarak adlandırdığımız şeyin açılımı aslında en ağır düşüşlerimizin belki de en kötü yanlarımızın toplamı. Dibi görünmeyen bir şeytanilikle kahvaltı edip, geceyi doğrunun yatağında kapatıyoruz. Tanrı’ya şükürler olsun ki vicdanlarımız var. İçine kıvrıldığımız yorganın adresi çoğu zaman doğru. Bilinçli şekilde yanlış yastıklara müptelâ da olabilir insan. Gerçekten davranışlarımız genelde sadece kendimizle ilgilidir. Kutsal mekânların zeminlerinde harcadığımız zamanlar, Tanrı’ya dürüst olabildiğimiz kadar değerli. Hoş! Tanrı’ya dürüst olabilmek için özel bir alana gerek olmadı hiçbir zaman. İnsan aynaya bakarken dahi kendi aksinde bulabilir çirkinliğini ya da tutunduğu masumiyetini. Avuçlarımızı gererek gitmesi adına iteklediğimiz her erdemin çığlığı tıkıyor insanın nefes borusunu. Çomak sokulmuş hayatlarız. Kendimize sapladığımız orağı nereden satın aldık bilmiyoruz. Hepimizin bodrumunda saklı cinayet sahaları var. Küçüklü büyüklü bir sürü insanın sonunu tasarladık. Haklı olduklarımız da var, kızgın olduklarımız da… İşte! Hata yaparak öğreniyor insan… Tüketerek, inciterek, parçalayarak, bazen fazlasıyla düzleyerek… ama öğreniyor ve öğretiyor.
Evet! Hata yaparak, tercihlerde bulunarak büyüyoruz ama her şeyin temelinde “niyet” var. Bilinçli seçilen kötülüğün affı yok, olgunluğun tahammül edemediği tek şey iki yüzlülüktür. Siz onu dönüştürdüğünüzü sanarken o sizi çürütür. Güneş battığında aynalara bile bakamazsınız. Bu yüzden dürüst bir olgunluğun, bilinçsizce (kasıtla) işlenmemiş günahların özneleri olmalıyız çünkü talep ve istek her şeyin dokusunu bozar.
Erdemlerimiz… En büyük müttefikimiz gurur…
Gururuna fazla müptelâ olanların biriktirdiği anıların format opsiyonu yok. Daima vazgeçerek yürüyorlar kaldırımları. Yollar her gidişe açık ama dönüşler için döşenmiş asfaltlar yok. Ne olacak şimdi? Neden terk edip gitmeye harcanan emek, dönmek için delirenlere adanmış olanlarla eşit değil? Kimin dudağına ait olduğunu bilmediğim ritüeller biriktirmişiz. Seslendiremediklerimizi kâğıtlarca yazıp yakıyoruz. Ateş mi getirecek geri onlarca şeyi? Mürekkep mi? Yoksa biz mi? Mantığımızla oturup bir düello yapma vaktidir. Bizi yeneceğine inanıyor belli ama son sürat atan kalbimizi hep planının dışında bırakıyor. Onun da fireyi verdiği yer hep buradan… Dikkatli izleyince görüyorsunuz atan dikişleri.
Hayat çok türevli bir labirent. Ucunu buldum dediğinizde yeni duvarlar uzuyor. Aslında anlaşılıyor ki oyundan çıkış yok, sadece sapakları kullanarak yön değiştirmek, ileri veya geri gidebilmek mümkün. Bizim doğamız labirentin içi. Bizi saklayan ve gözeten o. Bu yüzden hareket algımızı içinde olduğumuz sistemle koordineli hale getirmeliyiz. Ömür çıkış arayarak geçirilmez — hele ki atanmış bir çıkış yoksa.
Melankolik değilim. Sadece ucu kaçmış hayalperestliği affetmeyen bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden farkındalığımızın biraz midesini bulandırıyorum ki güncel gerçekliklerimizin elini sıkı tutsun çünkü farkındalık, her türlü çöküşün kafasına sıkabilecek sayılı soyut ama adil kurtarıcılardan biridir. İnsanın kendisinde temellendiği için en az sahibi kadar insanidir. Bu yüzden sembolik açıdan düzenli uyarılması gerekir. Uyarılmadığında hayallere olan bağlılığımız ritüel hâline gelebilir ama ne yazık ki zihnimizin kurguladığını aradığımız müddetçe sahayı tanıma şansımız yok. Oysa labirent dokusuna hâkim oldukça bir kraliyet hâline de gelebilir. İki anlamda da bireysel inancımız kurtaracak bizi. Tanrı’ya olan inancımız veya felsefî görüşlerimize olan bağlılığımız ile kendimize olan güvenimiz bu karmaşıklığı iyi bir “ev” hâline getirebilecek kadar güçlü otoritelere sahipler. Bakmak ile görmek arasında gerçekten fark var — hayallerinizle bakıyorsanız göremezsiniz. Farkındalığınızla çevreyi gözlüyorsanız alanın tam kalbindesiniz demektir.
Bugün kaleme aldıklarım çok karışık ve metaforları fazla biliyorum. Aslında tam olarak doğamızı yansıtıyorum cümlelerime. Dışarıdan bakıldığında anlaması nasıl güç insanlarız değil mi? Fakat metnin içerisine girdiğimizde her cümlenin birbiri ile bağlantısı var. İşte hayatımızı okuyabilmenin böyle bir arka planı var. Dışarıdan tamamen anlamdaş durmaya gerek yok, bazen birliktelik sadece bağlamın kendindedir. Farklı açılardan çok kompleks ama içeriden çok anlamlı. Üçüncü gözden çok dayanaksız ama yaşayan için daima tutarlı.
Velhasıl, “insan” milyonlarca aykırılığın muntazam biçimde birbirleriyle eşleşebildiği bedene verilen addır. Kabul etmek gerekir ki sayısız zıtlığın ve onları sessizce ehlileştirebilen mucize bir dengenin toplamıyız. Bu da bizi efsanevî bir gücün parçalara bölünmüş versiyonları kılıyor. En çok da bu yüzden bilincimizi doğru kullanmalı ve bastığımız zemini herkes adına aydınlatmalıyız. İlk paragraftan itibaren bahsettiğim “Labirent ve Ev” vurgusu dünyanın kendisineydi aslında. Biz, insanoğlu olarak, aynı labirentin farklı bölümlerindeyiz. Buraya iyilik için getirildik, ayaklarımızın altında uzanan tabanın bir niyeti, bizim bir hedefimiz var. Kanamaktan ve kanatmaktan değil, yaraları dikmek ve açıkları kapatmaktan yana oluşturulmuş bir fıtratımız var. Biz önce birbirimizin sonra evrenin fani koruyucularıyız.
Her insan kendi özelinde bir Babil Kulesi’dir fakat cüretimiz Tanrı’ya değil.
Belki de tüm duvarlar iyiliği bâki kıldığımız anda inecektir, ne dersiniz?
Sevgilerimle…
