Buse GÜLİN
Kalbimiz yorgun, boğulmak istemediğimiz halde fazlasıyla su yutuyoruz. Genzimizi yakıyor
içimize sığdıramadıklarımız. Görüşümüz bulanık. Vah! Şu koskoca insanlık nasıl da kendi göz
yaşlarında boğuluyor?
Çok kayıplar verdik. Acılarımızın pimi hep çekili. Her gün yenisinin eklendiği bir şuur kaybına
uyanıyoruz. Bilinçli olanlarımız için bu yaşam alanı bir hastalık… İyi yanı çirkinliği ilk kez bu
kadar çıplak görüyoruz.
Yaratıcı yanlarımızı sanata hediye etmiştik. Oysa ki, yeni yüzyılda, sadece hasar bırakmaya odaklı
iş görüyorlar. Yüzeyselliklerimizle batıyoruz, kaybettiklerimiz içtenliğimizi delik deşik ediyor.
Her koşulda, hayatın hep ucunda, limitlerin sınırındayız. İnsanın nefisi günahkar, seviyor
eşiklerin üstünde ayağının tüm izini bırakmayı. Kalbim ilk kez böylesine kırık çünkü bu
düzlemin içinde direksiyonu kırdığımız sapağın hiç önemi yok. Sonunda geldiğimiz noktaya
geri çıkıyor olacağız. Tabiri caizse, bu durum köpeğin kendi kuyruğunu kovalamasına
benziyor. Başlangıç da bizim, final de ama kurallar hep aynı. Oyun sana hamle alanı
tanımıyorsa, kader nasıl değişebilir ? Belki kader değişmesin diye kısıtlanıyordur tüm
opsiyonlar ? Her türlü açmazlar derin, cevaplar gömülü. Bel veren sadece kaygılar.
Bu kadar huzursuzluğun verdiği tatminsizlik, olağanın dışına çıkmayı kolaylaştırıyor.
İnsanın aklına fitne hızlı giriyor çünkü mutluluğu paylaşma ihtiyacı kadar, mutsuzluğu
bulaştırmaya da bir tutku var. Bilerek gülümsemeler çalınıyor, hayaller siliniyor
hafızalardan. Ne giydiğimizin, nasıl göründüğümüzün bir önemi yok çünkü çukurda ışık
yok.
Çukur? Evet, burası bir çukur aslında. Duvarları yüksek, derinliği belkide cehennem kadar.
Üstelik burada herkesin düzlemi eşit, tıpkı Turner’ın Liminality teorisinde ifade ettiği gibi.
Burada garip bir Communitas oluşturduk, sadece şeytani düşüncelere maruz kaldığımız bir
kötülük sahasına zorunluyuz. Birbirimizden güç alarak merdiven oluşturabiliriz ama bu
kuyu bir çoğumuz için konfor alanı olmuş. Hayatı yeniden şekillendirmek yerine,
adaptasyon sağlamış olmak daha fonksiyonel geliyor. Dünya hiç bu kadar karanlık
olmamıştı ya da karanlıkta kalmaya müptela.. Siz seçin.
Vahşiliğin bu boyutuna insanlık ne zaman evrildi bilmiyorum ama bilinçli seçiyormuşuz
bazı şeyleri. Duyarlılığa karşı duyarsızlık, ahlaka karşı ahlaksızlık, suç’a karşı adalet
savaşıyor. Gülünç olan hepsi savaşırken bedenlerimizi araç olarak kullanıyorlar. Birinin
adaleti başkasının suçunu ifşalarken, birinin hırsı diğerinin hayatını alabiliyor. ‘’Duyguların
güç gösterisi’’ diyorum buna. Duygular üzerimizden birbirleriyle çarpışıyorlar. Bu tarihin
gördüğü en kanlı savaş. Çıkış ise, oda. o da bizim içimizde saklı. Çıkmak kadar çıkmamakla
da çarpışıyoruz. Halbuki dayanışma, arınma ve çukuru terk etme arzusu… Bunların üçü
birleştiğinde, insanın ayağını kaydırabilecek hiçbir dinamik mümkün kılınamaz. İşin özü:
Mümkünatın ipi elimizde. Topluca asılırsak, kopar incelemediği yerden de.
Doğduğumuz an bize bağışlanan masumiyetimizin yüzüne bakabilmek için çok güzel bir
tarihteyiz.İyi insan olmak zor değil, iyi insan olmamayı seçmek tüketen bir uğraş.
Bugün kurtulmak için iyi bir gün, şu an çukurdan çıkmayı denemek için çok iyi bir an !
Önce kendimiz sonra birbirimiz için iyi insan olmayı başarmalıyız çünkü doğru insandır
iyiliğin peşine takılan.
Bugün, şu an, şu dakika çok iyi bir zaman çünkü ya çukur sınav, direnişte bağışlanmaysa?
Not: Tanrı sembollerle konuşur.
Sevgilerimle…
