Buse GÜLİN
Bir insan, kendi elleriyle yaraladığı bir çocuğu neden o yaranın izlerini taşıdığı için suçlar? Üstelik söz konusu çocuk, dünyaya gelmeye kendisi karar veremediği, büyüyeceği aileyi seçemediği ve hayatının ilk yıllarında kendisini koruyacak imkânlara sahip olamadığı hâlde…
Çocukların yetiştirilmesinde ebeveynlerin karşılaştığı güçlüklerden sıkça söz ediyoruz. Ekonomik sorunlar, psikolojik sıkıntılar, geçmişten taşınan travmalar ve hayatın beraberinde getirdiği sorumluluklar ve daha bir çok farklı etken aile ilişkilerini doğrudan etkileyebiliyor. Ancak bütün bunların arasında yeterince sorgulamadığımız bir durum var: Kendi sorunlarının farkında olduğu, davranışlarının çocuğuna zarar verdiğini gördüğü hâlde bu davranışları sürdürmeye devam eden ebeveynlerin aile ilişkileri içerisinde konumlanışının çocuğun yaşam yolculuğunda nelere yol açtığı.
Kabulü şart olan ciddi bir gerçek var. Bir insanın zor bir geçmişe sahip olmasıyla, o geçmişin yarattığı sorunları kendi çocuğuna tekrar tekrar yaşatması aynı şey değildir. Dahası, geçmişte yaşanan acılar, başkalarına verilen zararın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Sizce bir ebeveyn, kendi davranışlarının sonucunda ortaya çıkan sorunları neden yine çocuğunun kişiliğine bağlar?
Bazı çocuklar sürekli eleştirildikleri ortamlarda büyür. Bazıları ebeveynlerinin öfkesini öngörebilmek için onların ses tonlarını, yüz ifadelerini ve davranışlarını dikkatle izlemeye başlar. Kimileri ise ihtiyaçlarını dile getirdiğinde küçümsendiği veya cezalandırıldığı için zamanla sessiz kalmayı tercih eder. Tabi ki bu deneyimler her çocukta aynı sonuçları yaratmaz. Ancak sürekli tehdit, aşağılanma veya duygusal güvensizlik içinde büyümek, çocuğun çevresine ve insan ilişkilerine yaklaşımını etkileyebilir. Örneğin sürekli eleştirilen bir çocuk hata yapmaktan yoğun biçimde korkabilir. Duygularının önemsenmediği bir ortamda büyüyen başka bir çocuk, ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanabilir. Öngörülemeyen öfke patlamalarına maruz kalan bir çocuk ise çevresindeki en küçük değişikliklere karşı aşırı tetikte olmayı öğrenebilir -ve bu hızlıca terapiyi gerekli kılan bir duygusal/ davranışsal bir probleme dönüşebilir-. Yukarıda bahsini geçirdiğim bu davranışlar, çocuk tarafından her zaman bilinçli şekilde sergilenmez. Bazıları, çocuğun içinde bulunduğu koşullara uyum sağlamaya çalışırken geliştirdiği kırılgan tepkiler olarak karşımıza çıkarlar. Buradaki yorucu dinamiği doğru anlamlandırabilmenin önem arz ettiği kanısındayım çünkü bu tarz hassas durumlarda asıl çelişkinin yıllar sonra ortaya çıktığına tanık olduğum sayısız ailevi örüntüyle karşılaştım. Misal çocuğunu sürekli korkutarak büyüten ebeveyn, onun neden bu kadar kaygılı olduğunu sorgulayabiliyor. Kendisine güvenmesini engelleyen aile bireyi, yetişkinliğinde neden kararsız kaldığını eleştirebiliyor. Duygularını ifade ettiğinde onu susturan ebeveyn ise bir gün karşısına geçip neden hiçbir şey anlatmadığını sorabiliyor. Böylece çocuk, yalnızca kendisine yaşatılanların etkileriyle mücadele etmek zorunda kalmıyor; bu etkiler nedeniyle ayrıca suçlanabiliyor. Bu noktada aile içindeki sorumluluk ilişkisini doğru değerlendirmek gerekiyor.
Bir çocuğun davranışlarını anlamak, onu yaşamı boyunca alacağı kararların sorumluluğundan muaf tutmak anlamına gelmez. Ancak özellikle çocukluk döneminde oluşan korkuların, alışkanlıkların ve ilişki kurma biçimlerinin hangi koşullarda geliştiğini görmezden gelmek de adil değildir çünkü insan davranışları, yalnızca bireysel tercihlerden oluşmaz. İçinde büyüdüğümüz toplumsal çevre, öğrendiğimiz ilişki biçimleri ve tekrar eden deneyimler, dünyayı nasıl anlamlandırdığımızı etkiler. Bu nedenle aile içinde süreklilik gösteren istismarı yalnızca iki insan arasındaki kişisel bir anlaşmazlık olarak değerlendiremeyiz. Ortada bir yetişkin ile ona bağımlı olan bir çocuk arasında belirgin bir güç eşitsizliği vardır.
Ebeveyn, çocuğun barınmasından bakımına, güvenliğinden duygusal gelişimine kadar pek çok alanda sorumluluk taşır. Çocuk ise özellikle yaşamının ilk yıllarında bu ilişkiyi terk etme veya koşullarını değiştirme konusunda son derece sınırlı imkânlara sahiptir. Dolayısıyla yetişkinin davranışlarıyla çocuğun bu davranışlara verdiği tepkileri aynı düzeyde değerlendirmek, aralarındaki güç farkını görünmez kılar. Üstelik bazı ebeveynler, kendi davranışlarının zarar verici olduğunu fark ettiklerinde bile sorumluluğu kabul etmek yerine çocuğun tepkilerini sorun olarak göstermeyi sürdürebilir. Çocuk itiraz ettiğinde saygısız, uzaklaştığında nankör, kendisini korumaya çalıştığında bencil olarak tanımlanabilir fakat bir insanın kendisini inciten davranışlara karşı sınır koyması, her zaman sevgisizlik anlamına gelmez. Bazen yalnızca daha fazla zarar görmemeye çalıştığını gösterir.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele de kuşaklar arasında aktarılan davranış kalıplarıdır.Kendi çocukluğunda aşağılanmış, korkutulmuş veya sevgiden mahrum bırakılmış bir yetişkin, benzer davranışları kendi ailesinde de tekrarlayabilir. Oysaki bu aktarım kaçınılmaz değil. Geçmişte istismara uğramış olmak, bir insanın gelecekte mutlaka istismarcı olacağı anlamına gelmez. Bu ayrımın önemli olduğunu bilhassa vurgulamak istiyorum. Aksi hâlde yetişkinlerin davranışlarını değiştirme imkânını da yok saymış oluruz çünkü geçmişin etkilerini anlamakla bugünkü davranışların sorumluluğunu üstlenmek birbirinden farklı şeylerdir. Her birey gördüğü şiddeti aktarmayı reddedebilir.
Her ebeveynin kendi sorunlarını fark etmesi, gerektiğinde destek araması, zarar verici davranışlarını değiştirmeye çalışması ve çocuğunun güvenliğini öncelemesi mümkündür. Elbette herkesin psikolojik desteğe erişimi aynı değildir. Ancak desteğe erişimdeki güçlüklerle, verilen zararı inkâr ederek hiçbir sorumluluk üstlenmemek de aynı şey değildir.
Bütün bunları düşündüğümde, ebeveynliği yalnızca çocuk sahibi olma isteği üzerinden değerlendiremeyeceğimizi görüyorum çünkü çocuk sahibi olmakla bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilecek sorumluluğu üstlenmek arasında önemli bir fark bulunuyor.
Bir insanın çocuk istemesi anlaşılabilir. Ancak bu istek, dünyaya gelecek çocuğun güvenli, saygılı ve sevgi dolu bir ortamda büyüme ihtiyacından daha önemli olamaz. Bu yüzden anne veya baba olmanın, herkesin mutlaka üstlenmesi gereken bir rol olduğuna inanmıyorum. Kendi davranışlarının bir çocuğa ciddi zarar verebileceğini bilen ve buna rağmen değişmek için sorumluluk almayan bir insanın, ebeveyn olma kararını yeniden düşünmesi gerekir çünkü ebeveynlik yalnızca bir insanı dünyaya getirmek değil, o insanın hayatında yaratacağımız etkilerin sorumluluğunu da kabul etmektir.
Ve ben, bu sorumluluğu üstlenmeye hazır olmayan hiç kimsenin sırf toplum bekliyor, ailesi istiyor veya kendisi arzuluyor diye çocuk sahibi olması gerektiğine inanmıyorum. Anne veya baba olmaya hazır olmayan insan, önce kendisiyle yüzleşmelidir çünkü bir çocuğu dünyaya getirmek, kendi çözümlenmemiş sorunlarımızı onun hayatına taşıma hakkını vermez. Kendisinin zarar verici davranışlarını bildiği hâlde bunları sürdürerek bir çocuğun hayatını travmalarla dolduran, ardından o travmaların izlerini taşıdığı için çocuğunu suçlayan bir ebeveynin sorumluluğu, o çocuğun omuzlarına bırakılamaz.
Bu hafta yazımın sonunda özellikle değinmek istediğim tek sonuç, hiçbir çocuğun kendisine yaşatılanların sorumlusu olmadığıdır ve hiçbir çocuk, ebeveyninin yüzleşmeyi reddettiği sorunların bedelini ödemek için dünyaya gelmez.
Dünyaya gelmeyi seçemeyen bir insanın, nasıl bir çocukluk geçireceğine de başkalarının karar vermesi başlı başına ağır bir sorumluluktur. İnanıyorum ki ebeveynliğin en büyük sınavı, bir çocuğa hayat vermek değil, ona verdiğimiz hayatın nasıl bir hayat olduğunu sorgulayabilmektir.
