İnsan neden kendi adını saklar? İsimler, büyü ve bir insanı ele geçirme korkusu

Buse GÜLİN

Bir insan hakkında öğrenebileceğimiz en sıradan şeylerden biri adıdır.

Onu tanışırken sorarız, birini çağırırken kullanırız. Belgelerin üzerine yazar, mezar taşlarına kazır, çocuklarımıza veririz fakat bazı kültürel anlatılarda birinin adını öğrenmek, onun hakkında basit bir bilgi edinmekten çok daha fazlasıdır. 

Bazen bir adın bilinmemesi gerekir. 

Bazen yalnızca belirli kişiler tarafından söylenmesi gerekir.

Bazen de gerçek adı öğrenilen bir varlık, kendisini koruyan gücün bir kısmını kaybeder.

İlk bakışta oldukça tuhaf bir düşünce gibi gelebilir. Bu noktada hepimizin aklında aynı düşüncenin oluştuğuna eminim.  

“Sonuçta isim yalnızca birkaç sesten oluşmaz mı? Ve bir insanın adını bilmek, onun üzerinde nasıl bir güç sağlayabilir?”

Bu soruları temsil eden en ilginç örneklerinden biri Eski Mısır mitolojisinde karşımıza çıkar.

İsis ile güneş tanrısı Ra’nın gizli adı üzerine kurulu anlatıda tanrıçanın ulaşmak istediği şey bir silah, mücevher ya da taht değildir.

Bir isimdir.

Anlatının devamında, İsis, Ra’yı zehirleyen bir yılanın ortaya çıkmasını sağlar. Ardından onu iyileştirebilmek için gizli adını öğrenmeyi şart koşar. Ra sonunda bu adı açıklamayı kabul eder; fakat bilginin başkalarına aktarılmasını sınırlar. Burada bizim için önemli olan, anlatının isimlere ilişkin nasıl bir dünya tasavvuru kurduğudur.

Evet, bir Tanrının pek çok unvanı olabilir. Herkes onun kim olduğunu biliyor olabilir. Yine de bütün bunların arkasında, sıradan hitaplardan farklı bir güç taşıyan başka bir ad bulunduğu düşünülür çünkü isim artık yalnızca kişiyi gösteren bir işaret değildir.Kişinin varlığına ulaşmanın yollarından biridir.

Bu düşünce yalnızca tanrılarla ilgili anlatılarda karşımıza çıkmaz. Grimm Kardeşler’in derlediği Rumpelstilzchen masalında da gizemli varlığın adını öğrenmek, onunla yapılan anlaşmanın kaderini değiştirir.İlginç olan şu: Hikâyenin çözümü varlığı öldürmekten ya da fiziksel olarak yenmekten önce onu doğru biçimde adlandırabilmeye bağlıdır. Bu noktada bilinmeyen varlık korkutucudur fakat adı öğrenildiğinde üzerindeki gizem çözülmeye başlar.

Bu iki anlatı aynı tarihsel geleneğin parçaları değildir. Yine de ikisi de ismin bilgi ile güç arasındaki ilişkisini düşünmek için dikkate değer örnekler sunar çünkü adlandırmak, dünyayı tanımanın en temel yollarından biridir.

Bir çocuğa isim veririz.

Bir yere isim veririz.

Tanımadığımız bir canlıyı sınıflandırırız hatta korktuğumuz bir deneyime isim bulduğumuzda onu daha anlaşılır hâle getirdiğimizi hissedebiliriz. 

Claude Lévi-Strauss’un adlandırma ve sınıflandırma üzerine düşünceleri bize burada önemli bir kapı açar. İsim vermek, yalnızca birbirinden bağımsız bireylere seslenebilmemizi sağlamaz; onları kültürel bir düzenin içine de yerleştirebilir. Bir isim aileyle, soyla, cinsiyetle, kuşakla, dinle veya toplumsal aidiyetle ilişkilendirilebilir. Dolayısıyla insanın adı yalnızca kendisine ait değildir. Onu adlandıran toplumun da izlerini taşır. Bu yüzden isim değiştirmek bile kimi zaman sıradan bir tercih olmaktan çıkar. Dinsel yaşama girişte, yeni bir toplumsal konum kazanıldığında veya kişisel kimliğin yeniden kurulduğu dönemlerde yeni bir ad benimsenebilir. Burada da eklemeden geçmek istemediğim ilginç bir tezat ortaya çıkıyor. İnsan başka isimle çağırılsa dahi, tüm özüyle aynı bedenin içinde var olmaya devam eder. Buna rağmen ad değişikliği, onun dünyadaki yerinin değiştiğini gösterir.

Marcel Mauss’un kişi kavramının toplumsal ve tarihsel kuruluşuna ilişkin çalışmaları bize bu noktada farklı bir boyut kazandırır. Mauss, kişinin yalnızca biyolojik bir birey olarak değil, kültürel olarak tanımlanan bir varlık olarak da anlaşılması gerektiğini düşünmemize yardımcı olur. Bu açıdan isim, insanın toplumsal varlığının en görünür işaretlerinden biridir fakat burada ilginç bir gerilim de ortaya çıkar.

İsim bizi görünür kılar fakat aynı zamanda başkalarının bizi tanımlamasına da imkân verir. Birinin adını bilmek onunla ilişki kurmayı kolaylaştırabilir ama adın kim tarafından, hangi koşullarda ve hangi amaçla kullanılabileceği her zaman önemsiz değildir. Bazı topluluklarda belirli kişilerin adlarını söylemeye ilişkin kısıtlamalar bulunması da bu açıdan düşündürücüdür. Bu uygulamaların gerekçeleri birbirinden farklı olabilir; saygı, akrabalık ilişkileri, yas, kutsallık veya toplumsal mesafe gibi çeşitli anlamlar da taşıyabilirler. Dolayısıyla her isim tabusunu büyüsel korkuyla açıklamak doğru olmaz. Yine de meseleyi biraz kurcalayarak ortak bir soruya ulaşabiliriz:

“Bir insanı çağırabilme hakkı, onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzu da gösteriyor olabilir mi?”

Çünkü herkes bizi aynı isimle çağırmaz. Ailemizin kullandığı bir hitap, yabancıların bilmediği bir yakınlık taşır. Misal çocukluğumuzdaki lakabımızı duymak bizi yıllar öncesine götürebilir çünkü bazı isimleri yalnızca belirli insanlardan duymaya alışkınızdır. 

Telaffuz açısından bakıldığında, hiçbir zaman bir kelimenin sesleri değişmez fakat onu söyleyen kişi değiştiğinde anlamı değişebilir. Bu nedenle isimlerin gücünü yalnızca eski büyü anlatılarında aramamak gerektiğini savunuyorum.

Şu an dahi kişisel bilgilerimizi kimlerle paylaşacağımıza karar veriyoruz. Gerçek adımız yerine takma ad kullanabiliyor, bazı ortamlarda kimliğimizin yalnızca belirli parçalarını görünür kılabiliyoruz. Elbette dijital mahremiyet ile eski dinsel isim tabuları aynı şey değildir fakat aralarında düşündürücü bir benzerlik vardır: Her ikisinde de kişinin kendisi hakkında hangi bilginin kim tarafından bilinebileceği önem kazanır çünkü bilinmek her zaman bütünüyle masum bir durum değildir.

Bazen yakınlık getirir.

Bazen aidiyet.

Bazen tanınma.

Bazen de denetlenebilir olmayı.

İsimlerin kültürel tarihi belki tam da bu yüzden bu kadar ilginçtir. Bir insanı diğerlerinden ayırmak için kullandığımız sözcük, kimi zaman o insanın kimliğine, ilişkilerine ve sınırlarına dair çok daha büyük anlamlar taşır. Eski anlatılara baktığınız zaman, gizli adı öğrenilen tanrının gücünün değişebildiğini görürsünüz. Bunu destekleyecek şekilde, dünya masal geleneğinde gizemli varlığın adı söylendiğinde anlaşmaların bozulabildiği hikayeler de karşımıza çıkmaktadır. Gündelik hayatta ise bazen birinin bizi nasıl çağırdığı, onun hayatımızdaki yerini ele verir. Bu yüzden inanıyorum ki insanın adını saklaması her zaman kim olduğunu gizlemek istemesinden kaynaklanmaz. Bazen mesele, kendimize kimin ne kadar yaklaşabileceğine karar verebilmektir.