Buse GÜLİN
Bazı cinayetler, katilin kim olduğunu öğrendiğimiz anda açıklanmış gibi görünür. Fail bulunur, suç tarif edilir, kurbanların isimleri kayda geçirilir ve insan zihni bunca kayıt altına alınmış kriminal sürecin sonucunda “güvenli alan” algısına tekrar kavuşur. Esasen, adli süreçlerin temel amacı insanların sükunetini ve sakinliğini daimi kılmaktır çünkü her açıdan kaynağı belirlenmiş kötülük artık “güncel bir tehdit” olmaktan çıkar ve konfor duygusunu geri getirir. Oysa kimi vakalarda asıl soru bir insanın nasıl öldürebildiği değildir. Asıl soru uzun süre kimsenin neden eksilen hayatları fark etmediğidir.
Bu konu özelinde, Dagmar Overbye’nin hikâyesi yukarıdaki sorumu kamusal açıdan fazlasıyla soran hatta üzerine bir hayli çıkarım yapmaya zorlayan bir adli vaka halini alıyor.
- yüzyılın başlarında Danimarka’da yaşayan Overbye, para karşılığında bebeklerin bakımını üstlenen kadınlardan biriydi. O dönemde çocuklarını kendileri büyütemeyen, özellikle de toplumsal ve ekonomik açıdan kırılgan durumda bulunan kadınlar, bebeklerini belirli bir ücret karşılığında başka kadınların bakımına bırakabiliyordu. Söylemeden geçmek istemiyorum. Bugün “baby farming” olarak anılan bu uygulama yalnızca Danimarka’ya özgü değildi; 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Avrupa’nın farklı yerlerinde benzer bakım düzenlemelerine rastlanıyordu.
Bu uygulamanın kendisi başlı başına suç değildi fakat denetimin zayıf olduğu, anneliğin toplumsal olarak ağır biçimde yargılandığı ve bebeklerin hukuki görünürlüğünün bugünkü kadar güçlü olmadığı bir dünyada, bakım ile istismar arasındaki mesafe kimi zaman korkunç derecede kısalabiliyordu. Dagmar Overbye bu hukuki ve aynı zamanda sosyal boşluğu fark ederek onun içine yerleşti ve uzun süre boyunca toplumun tüm duygusal dinamiklerini alt üst etti. Burada “alt üst etmek” kelime grubunu bilinçli kullanıyorum çünkü yaptığı şey düzeni ters çevirip, bireysel özerkliğini yine kendi sapkınlığı üzerinden sağlarken fazlasıyla güvenilir görünmesiydi.
Overbye, kendisine emanet edilen bazı bebekleri öldürdü.
1921’de dokuz çocuk cinayetinden suçlu bulundu. Gerçek kurban sayısının daha yüksek olabileceğinden şüphelenildi; ancak tarihsel açıdan güvenle söylenebilecek olan, mahkûmiyetinin dokuz cinayet üzerinden gerçekleştiğidir. Hakkında verilen hüküm sonucunda, Overbye ölüm cezasına çarptırıldı, cezası daha sonra ömür boyu hapse çevrildi ve 1929’da cezaevinde vefat etti. Evet, bu bilgiler bile tek başına yeterince karanlık fakat beni vakaya bağlayan şey sayı değil.Çocukların birer birer ortadan kaybolabilmiş olması.
Overbye, tarihsel bir gerçekliğin ötesinde, günümüzde de farklı coğrafyalarda varlığını sürdüren kamusal bir sorunun dönemsel temsillerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Kendisini bugün yazıma konu etmemin sebebi de aslında bu çünkü bir bebeğin kaybolması yalnızca bireysel bir suçun sonucu değildir. Bu husus aynı zamanda o bebeğin etrafında onu görünür kılacak nasıl bir toplumsal bağ bulunduğuna dair de önemli bir şey söyler. Bu nedenle Overbye’yi yalnızca tekil bir fail olarak değil, belirli toplumsal boşlukları görünür hâle getiren bir figür olarak düşünmek gerekir. Onu mümkün kılan yapısal zafiyetler ise, farklı biçimlerde de olsa, bugün hâlâ karşımıza çıkan kolektif bir ihmal örüntüsünü hatırlatıyor.
Bir bebek veyahut çocuk ortadan kaybolduğunda,
Kim arayacaktır?
Kim kayıt tutacaktır?
Kim “Bu çocuk nerede?” diyecektir?
Ve en önemlisi, bu soruyu sormaya kimin hakkı olduğu kabul edilecektir?
Overbye vakasını yalnızca “kadın seri katil” başlığı altında okumak bu yüzden bana fazlasıyla dar geliyor. Elbette olayın merkezinde cinayet var ve failin sorumluluğu hiçbir teorik açıklamayla azaltılamaz. Ancak bir insanın yıllar boyunca savunmasız çocuklara ulaşabilmesini mümkün kılan toplumsal zemini sorgulamak, faili aklamak anlamına gelmez. Tam tersine, suçun çevresindeki sessizliği de görünür hâle getirir; çünkü hiçbir seri cinayet toplumdan bağımsız biçimde işlenmez. Her vaka toplumun hayatını sürdürdüğü , gündelik olarak uğradığı veya etrafından bir şekilde geçtiği olay yerine sahiptir. Yani fail de kuralları belli o toplum düzeninin içinde yaşar, kurbanlar da fakat bazen içinde yaşanılan o toplumun kuralları, bazı hayatların diğerlerinden çok daha kolay görünmez hâle gelmesine izin verir. İlk çatırdama da burada başlar.
Çatırdamadan bahsederken, o dönemin kadınlarının konumunu da düşünmek gerekiyor. Danimarka’da evlilik dışı gebelik, özellikle ekonomik güvencesi olmayan kadınlar açısından yalnızca kişisel bir mesele değildi. Bu durum aynı zamanda utanç, dışlanma, iş kaybı ve aile baskısıyla birleşebilen ağır bir toplumsal yük haline geliyordu. Bu nedenle bir annenin bebeğini başka bir kadına bırakması her zaman sevgisizlikten doğmuyordu. Bazen mesele, sevmemek değil; seçeneklerin giderek daraldığı bir hayatın içinde başka bir yol bulamamaktı. Bu ayrımı bilmek önemli çünkü tarih, yoksul veya evlilik dışı çocuk sahibi olmuş kadınları kolaylıkla ahlaki yargının merkezine yerleştirir. “Çocuğunu neden bıraktı?” sorusu çok hızlı sorulur. Oysa daha zor soru şudur:
“O kadının çocuğunu yanında tutabilmesi için toplum ona ne sundu?”
Barınma mı?
Gelir mi?
Bakım desteği mi?
Toplumsal kabul mü?
Yoksa yalnızca anneliğin bütün sorumluluğunu yükleyip ardından başarısız olduğunda onu suçlayacak bir ahlak düzeni mi?
Dagmar Overbye’nin hikâyesinde beni rahatsız eden şeylerden biri tam olarak bu. Çocuklarını bırakan kadınların kırılganlığı ve mecburiyeti, failin ekonomik açıdan hayatını devam ettireceği bir gelir türüne ayrıca güdülerini yansıtabileceği bir cinayet sahasına dönüşüyor. Ne yazık ki bakım burada bir ihtiyaç fakat aynı zamanda bir piyasa halini de alıyor ve piyasanın merkezinde kendi hayatı hakkında hiçbir karar veremeyen bir bebek bulunuyor.
Bu konu özelinde, Viviana Zelizer’ın çocukların toplumsal ve ekonomik değerinin tarihsel olarak nasıl değiştiğine ilişkin çalışmaları bize son derece güçlü bir düşünsel alan açar. Zelizer, özellikle Modern Batı toplumlarında çocuğun ekonomik değeri ile duygusal değeri arasındaki ilişkinin tarih içinde önemli ölçüde değiştiğini gösterir. Çocuk zamanla aile ekonomisine katkı sağlayan bir varlıktan, ekonomik olarak “paha biçilemez” kabul edilen ve yoğun duygusal yatırımın merkezine yerleşen bir figüre dönüşür. Bu dönüşüm her yerde aynı hızla veya aynı biçimde gerçekleşmez. Dolayısıyla geçmişteki çocukluk anlayışını bugünün duygusal ve hukuki standartlarını doğrudan geriye taşıyarak okumak yanıltıcı olabilir fakat Overbye vakasının göze batacak hale gelmesini de sağlayan tam olarak budur.
Bu vakada karşımıza, modern toplumun çocuğu giderek daha fazla korunması gereken özel bir varlık olarak tanımlamaya başladığı bir dönemde, bazı çocukların hâlâ toplumsal denetimin dışında kalabildiği bir çatlak çıkar.
Bir tarafta çocuk giderek “paha biçilemez” hâle gelir. Diğer tarafta bazı bebekler para karşılığında bir bakım ilişkisinin içine teslim edilir ve onları koruyacak sistem yeterince güçlü değildir. İşte asıl gerilim burada belirir. Toplum bir şeyi değerli ilan edebilir fakat değerli ilan etmek ile gerçekten korumak aynı şey değildir. Bir hayatın kutsal olduğunu söylemek kolaydır. O hayatın nerede olduğunu takip edecek kurumlar kurmak çok daha zordur.
Michel Foucault’nun biyopolitika üzerine geliştirdiği düşünceler burada başka bir kapı açar. Foucault, modern devletlerin yalnızca yasalar koyan veya cezalandıran yapılar olmadığını; nüfusu sayan, sınıflandıran, sağlık durumlarını izleyen, doğumları ve ölümleri kaydeden düzenekler aracılığıyla hayatın kendisini yönetmeye başladığını anlatır.Bu çerçeveden bakıldığında bir çocuğun devlet için görünür olması yalnızca isminin bilinmesi değildir.
Bir çocugun doğumunun kaydedilmesi,
Nerede yaşadığının bilinmesi,
Kim tarafından bakıldığının takip edilmesi,
Öldüğünde bunun kayda geçmesi,
Yani bir hayatın yalnızca biyolojik olarak var olması değil, kurumsal olarak da iz bırakmasıdır.
Dagmar Overbye vakasının ürkütücü taraflarından biri de tam burada belirginleşiyor. Bazı bebekler biyolojik olarak var gözüküyorlardı fakat onları koruyacak toplumsal görünürlük yeterince güçlü değildi. Bir insanın hayatta olmasıyla bir sistem tarafından görülmesi arasındaki mesafe, kimi zaman ölümcül olabilir ve bana kalırsa bu vaka, o mesafenin tarihsel sonuçlarından biridir.
Burada “devlet daha fazla denetleseydi bütün suçlar engellenirdi” gibi kolay bir sonuca varmak istemiyorum. Hiçbir denetim sistemi insan kötülüğünü tamamen ortadan kaldıramaz fakat denetimsizliğin kimi suçları kolaylaştırabileceği de inkâr edilemez.
Overbye’nin vakasının ardından Danimarka’da çocuk bakımının ve bu tür özel bakım düzenlemelerinin denetlenmesine ilişkin tartışmaların güçlenmesi de bu nedenle şaşırtıcı değil. Vaka, yalnızca bir failin yargılanmasıyla kapanabilecek bir olay olmaktan çıkmış; çocukların devlet ve toplum tarafından nasıl korunacağı sorusunu daha görünür hâle getirmiştir çünkü bazı suçlar mahkeme salonunda bitmez. Tüm süreciyle kurumsal hafızaya dönüşür böylelikle bir toplum yasalarını, başına gelen korkunç bir olaydan sonra yeniden düşünmek zorunda kalır.
Overbye vakasında başka bir rahatsız edici mesele daha vardır: bakımın kadınlara bırakılması.
Tarih boyunca çocuk, yaşlı ve hasta bakımının büyük bölümü kadın emeği üzerinden yürütüldü fakat bu emeğin toplumsal açıdan zorunlu olması, her zaman ekonomik veya kurumsal olarak değerli kabul edildiği anlamına gelmedi. Bakım gerekliydi ama çoğu zaman görünmezdi. Bahsi geçen bu görünmezlik, bakım ilişkilerinin denetlenmesini zorlaştırabiliyordu. Overbye dönemine baktığımızda, bir kadının başka bir kadının bebeğini kendi evine aldığını; bakımın ise kamusal alanın dışında, resmî kurumların doğrudan gözetiminden uzak bir ortamda sağlandığını görüyoruz. Dolayısıyla, ev bir yandan güvenliğin, mahremiyetin ve korunmanın sembolü olarak görülürken, diğer yandan toplumsal denetimin kolayca ulaşamadığı kapalı bir alana dönüşüyordu. Bu çelişki bana önemli geliyor çünkü kötülüğü çoğu zaman yabancı bölgeler, geç saatler ve kamusal alanlarda aramaya alışkın bir halde yaşıyoruz. Odağımız her zaman kendi “tanıdık alanlarımızın” dışına kayıyor. Oysa şiddet, kimi zaman en güvenli olduğunu varsaydığımız mekânların içinde saklanabiliyor. Bakımın olduğu yerde, Güvenin olduğu yerde, Aslında insanların hiç tehlike aramadığı bir yerde…
Evde.
Dagmar Overbye’nin hikâyesinin ürpertici taraflarından biri de budur. Kendisine teslim edilen çocukların yanına bir yabancı gibi yaklaşmaz. Bir bakıcı olarak yaklaşır. Yani şiddet, ilk olarak güven diliyle maskelenir. Bu durum bana Erving Goffman’ın toplumsal roller üzerine düşüncelerini hatırlatıyor. İnsanlar birbirlerini yalnızca kişisel özellikleri üzerinden değerlendirmez; taşıdıkları sosyal roller üzerinden de okurlar.
Anne,
Hemşire,
Öğretmen,
Bakıcı,
Bu roller yalnızca meslek veya statü değildir; beraberlerinde beklenti taşırlar. Örnek vermek gerekirse, “Bakıcı” dediğimizde zihnimiz otomatik olarak koruma fikrine gider. Tam da bu nedenle rol ile davranış arasındaki kopuş insanı daha fazla sarsar. Bir yabancının bir bebeğe zarar vermesi korkutucudur. Bakım vermesi beklenen kişinin zarar vermesi ise dünyanın düzenini bozar çünkü burada yalnızca insanı değil, role duyduğumuz güveni de kaybederiz. Belki de kadın seri katillerin kültürel hafızada bu kadar büyük şaşkınlık yaratmasının nedenlerinden biri de budur. Toplum kadınlığı uzun süre bakım, annelik, yumuşaklık ve koruma ile eşleştirdi. Bir kadın bu beklentinin tam tersi davrandığında işlediği suç yalnızca hukuki değil, sembolik bir ihlal gibi algılandı fakat burada dikkatli olmak gerekir. Overbye’nin cinsiyeti üzerinden kurulabilecek bir bağ cinayetlerini açıklamaz. Aynı şekilde ” Cinayet kadın doğasına aykırı, sadece o sorunluydu” gibi bir bireysel suçlama da açıklamaz. Bu suçu açıklayabilecek bir neden, resmi kayıtlara yansımış şekliyle belki verilemez ama bu suçun ortaya çıkabileceği alanın nasıl açıldığına dair ilginç bir detayı sizinle paylaşabilirim.
Vakanın vuku bulma sürecinde asıl ilginç olan, toplumun kadınlıkla bakım arasındaki ilişkiyi doğal kabul etmesidir. Toplum bu ilişkiyi o kadar mutlak ve değişmeyecek, evrensel bir duygusal güdü gibi kodlar ki, patoloji ihtimalini hiç sorgulamaz. İşaretler ciddiye alınmaz, belirtiler göz ardı edilir ve bakım veren kadının tehlikeli olabileceği ihtimali ( suç ortaya çıkana kadar) gözden kaçar. Dolayısıyla toplumsal klişe yalnızca faili yargılamaz. Bazen faili görünmez de kılabilir. Bu açıdan Overbye’nin cinsiyeti, biyolojik değil kültürel bir mesele hâline gelir.
İnsanlar ondan ne bekliyordu?
Onu hangi rolün içine yerleştiriyordu?
Ve bu rol, şüphe duyulmasını ne kadar geciktirebilirdi?
Bütün bunları düşündüğümüzde vaka giderek bir seri katil biyografisi olmaktan çıkıyor. Karşımıza bakımın ekonomisi, kadınların toplumsal konumu, çocukların hukuki görünürlüğü, devlet denetimi ve güvenin kültürel yapısı çıkıyor.
İşte antropolojinin suç anlatılarına sağlayabileceği şey bence tam olarak budur. Antropoloji “Kim yaptı?” sorusunu ortadan kaldırmaz ama yanına başka sorular ekler.
Hangi koşullarda yaptı?
Kime yapabildi?
Neden özellikle bu insanlar savunmasızdı?
Ve toplum bunu neden daha erken göremedi?
Bu sorular faili mazur göstermez. Tam tersine, suçun yarattığı alanı daha geniş biçimde görmemizi sağlar çünkü kötülüğü yalnızca bireyin zihnine kapattığımızda kendimizi rahatlatırız. Bu bize bir “canavar” buldurur ve arkasından bulduğumuz canavarı toplumun dışına koyarız. Bu izolasyon gerçekleştikten sonra, herkes normal hayatına devam eder. Oysa bazı vakalar bize bu konforu vermez. Dagmar Overbye’nin hikâyesi de vermemeli çünkü burada bir kadın fail var ama aynı zamanda kırılgan anneler de var.
Görünürlüğü sınırlı çocuklar var,
Para karşılığında yürüyen bakım ilişkileri var,
Yetersiz denetim var,
Toplumsal utanç var,
Ve bütün bunların arasında kaybolabilen hayatlar var.
Belki de bu nedenle “seri katil” kavramı bazen açıklamaktan çok örter. İnsan bir etikete ulaştığında hikâyenin geri kalanını çözmüş gibi hisseder fakat etiket yalnızca failin davranışını tarif eder. Kurbanların neden savunmasız olduğunu açıklamaz. Toplumun neden geç fark ettiğini açıklamaz ve aynı suçun başka koşullarda neden çok daha zor işlenebileceğini de açıklamaz.
Overbye’nin suçları bireyseldi fakat görünmezlik bireysel değildi. İşte aradaki bu fark bence çok önemli. Bir çocuğun öldürülmesinden yalnızca katil sorumludur fakat bir çocuğun kaybolmasının uzun süre fark edilmemesini mümkün kılan toplumsal düzen, çok daha geniş bir sorudur. Bu ayrımı yapmadan ne faili doğru yere koyabiliriz ne de kurbanların kırılganlığını anlayabiliriz.
Dagmar Overbye’nin 1921’de mahkûm edilmesinden yaklaşık bir yüzyıl sonra çocuk koruma sistemleri, doğum kayıtları, sosyal hizmetler ve bakım kurumları birçok ülkede bambaşka bir yapıya sahip oldu fakat hikâyenin sorduğu temel soru hâlâ eskimedi.
“Bir toplum hangi hayatları gerçekten görüyor?”
Çünkü görünürlük eşit dağılmıyor. Bazı insanların kayboluşu hemen fark ediliyor, bazıları için günler gerekiyor… Bazıları için aylar… Bazıları için ise birinin özellikle araması şart hale geliyor…
Gördüğünüz üzere, bugün dahi, bu durum yalnızca geçmişe ait bir sorun değil. Yoksulluk, göçmenlik, evsizlik, mesleğin türü, aile dışı bakım, kurumsal bakım ve toplumsal dışlanma bugün de insanların devlet ve toplum karşısındaki görünürlüğünü etkiliyor. Bu yüzden Dagmar Overbye’nin hikâyesini yalnızca karanlık bir tarihsel merak olarak okumak istemiyorum. Bana göre bu vakanın asıl değeri, kötülüğün yalnızca nasıl ortaya çıktığını değil, hangi boşluklarda büyüyebildiğini göstermesinde yatıyor.
Bir toplum suçun varlığını tamamen engelleyemeyebilir ama boşluklarını küçültebilir.
Çocukları kayıt altına alabilir.
Bakımı denetleyebilir.
Anneleri utanç/ yetersizlik duyguları üzerinden istismar ederek değil, destek verilmesi gereken kişiler olarak nitelendirebilir .
Ekonomik çaresizliği bireysel ahlak problemi gibi görmekten vazgeçebilir.
Ve en önemlisi, bazı hayatların sessizce kaybolamayacağı kadar güçlü bağlar kurabilir çünkü bir çocuğun korunması yalnızca onu seven bir annenin sorumluluğu değildir.
Toplumun da sorumluluğudur.
Devletin de.
Kuruluşların da.
Komşuların da.
Bir çocuğun varlığı, onu dünyaya getiren kişinin ekonomik gücüne ya da toplumsal saygınlığına bağlı olarak daha az değerli hâle gelmemelidir. Belki de Overbye vakasının bize bıraktığı en ağır miras tam olarak budur. Bir seri katilin ne kadar korkunç olabileceğini zaten biliyoruz. Daha rahatsız edici olan, onun eylemlerinin ne kadar uzun süre görünmez kalabildiğidir.
Dagmar Overbye çocukları öldürdü. Bu, onun suçuydu fakat çocukların yokluğunun yeterince hızlı biçimde toplumsal alarm yaratmaması bize başka bir şey anlatıyor.
Bazı hayatlar o dönemin düzeni içerisinde diğerleri kadar sıkı tutulmuyordu.
Bazı annelerin sesi diğerleri kadar güçlü duyulmuyordu.
Bazı çocukların varlığı ise onları koruyacak kurumların gözünde yeterince belirgin değildi.
Bu nedenle yazının başındaki soruya geri dönmek istiyorum:
“Bir toplum çocuklarını ne zaman görünmez hâle getirir?”
Sanıyorum ki mesele, onları artık sevmemekle başlamıyor. Çok daha sessiz bir yerde başlıyor; bir çocuğun varlığını başkasının sorumluluğu saydığımızda, bir annenin çaresizliğini ahlaki kusura çevirdiğimizde, bakımı görünmez kıldığımızda ve bir hayatın kayboluşunu fark edecek kadar güçlü toplumsal bağlar kuramadığımızda…
Belki de Dagmar Overbye vakasının en karanlık tarafı, bir kadının çocukları öldürebilmiş olması değildir. Asıl karanlık, bazı çocukların yokluğunun uzun süre toplumun içinde yeterince büyük bir boşluk yaratmamış olmasıdır.
