Yabancılığı aşmak

Kemal ASLAN

Taşınalı bir ayı geçti. İlk günlerde tedirginlik vardı. Yeni bir mekan, yeni bir ortam yeni ilişkiler. Aslında yeni ortamlara bugüne kadar çabuk alıştım. Ancak geriye doğru baktığımda çocukken çabuk kaynaşmıştım. Dolapdere’den Kurtuluş’a taşındığımızda hemen arkadaş edinmiştim. Dolapdere’deki arkadaşlarımı da unutmamıştım. Sonra Kurtuluş’ta cadde ve sokak değiştirdim. Çocukluk arkadaşlarım, ergenlik ve gençlik arkadaşlarım da oldu. İnsan büyüdükçe yeni arkadaşlar edinmede zorluklar yaşıyor. Çocukluk saflığı ve masumiyeti kayboluyor. Yaşananların etkisi diğer ilişkilerde de kendini gösteriyor. “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” sözü ilişkilerde de geçerli oluyor. İnsan giderek seçici oluyor, tam da Ataol’un “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var…” dizesindeki gibi oluyor. 

Yeni bir yerde insanın tedirgin olması, yabancılık hissetmesi doğal. Çünkü insan sosyal bir varlık ve sosyalliğini gerçekleştirmesi için kendi dışındaki insanlarla yani öteki ile bağ kurmak, etkileşimde bulunmak durumunda. Tersi durumda kendini izole olmuş, yalnız hissediyor. Önceki yazılarımda da belirttim ben bu konuda şanslıyım: Çünkü TRT’te bir dönem birlikte çalıştığım arkadaşlarım da bu sitede yaşıyor. Yalnızlık hissetmem mümkün değil. En yakın dostum Mahşer’in Dört Atlısından Recep de burada. Yüz metre bile yok oturduğumuz binaların arasında. 

Herhangi bir yerde yabancılık hissini yaratan “nerede, ne olduğunu bilmemekten” kaynaklanıyor. Maslow’un İhtiyaçların Hiyerarşisi yaklaşımı burada da işliyor: İnsan öncelikle temel ihtiyaçlarını sürekli biçimde nereden nasıl karşılayacağını bilmek istiyor. Neyi, nereden alabilirim. Burası bir taşra kasabası ya da sayfiye yeri gibi, Zincir marketlerden dördü var. Üstelik sitemize de oldukça yakın. Zaten ilk gün onların nerede olduğunu öğrendim. İkinci olarak önemli olan ulaşım: Otobüsler var, bir de minibüsler oluyor. Bunlar işe nasıl nereden gidip geleceğimi bilmek açısından önem taşıyor. Ancak sağlık sorunu olduğunda nerede ilk muayene olacağını bilmek de gerekiyor. Öncelikler arasında bu da yer alıyor. Sağ olsun burada 13-14 yıl oturan Özgür hocam bana Zekeriyaköy’ü iyice tanıttı. Elektrikli otomobili ile yarım günden fazla çevreyi dolaştık. Onun sayesinde sağlık ocağının, eczanenin yerine öğrendim.  Manavı, kasabı, bakkalı (eskiden AVM ortamındaydık. Burada AVM yok. Eksikliğini de hissetmiyorum. Esnaf çocuğu olduğumdan esnaftan alış-veriş yapmayı severim.) Özgür hoca nerede oturulur, kahvaltı yapılır, nerede içilir? Bana tek tek gösterdi. Kardeşim Engin Haydar Usta’nın diziye de adını veren İkinci Bahar adlı yerine kuzenimle götürmüştü beni. Uzunya’yı da onun sayesinde 1990’lı yıllardan bu yana biliyorum.

Özgür hoca ile dolaşmak bana iyi geldi. Çevrede ne var, ne yok kısmen öğrendim. Bilinmezlik, öngörülemezlik ister istemez kaygı ortamı yaratıyor. Ben öngörülebilir olmasını isterim. Hayatın içinde sürprizler olabilir. Ama sürekli sürprizlerle yaşanmaz. İnsanın alışkanlıklara tutunması da biraz bundan. Beyin fazladan enerji harcamayı sevmiyor, alıştığı rutini bu yüzden sürdürüyor. Çünkü denenmişlik riskin az olması nedeniyle güven ortamı yaratıyor. 

Benzer yabancılığı yurtdışına çıktığımda da yaşıyorum. Birkaç gün sürüyor bu tedirginlik. Arkadaşlarımla gittiğimde birlikte sorunları çözüyoruz. Olumsuz bir duruma hazırlıklı olmak, tetikte yaşamak bazen ağırlığını hissettiriyor bana. 

Aşina yüzler gibi aşina yerler insana kendini iyi hissettiriyor. Gerçi bir yüzün aşina hale gelmesi için onunla karşılaşmak, konuşmak, alışmak gerekiyor. Yeni bir yer için de böyle bir durum geçerli. Zamana ihtiyacı oluyor insanın yabancılık duygusunu aşmak için.

Neden herhangi bir yerden döndüğümüzde kendimizi en rahat biçimde yuvamızda hissediyoruz. Bedenimizde bir rahatlama oluyor, gevşiyoruz, kaslarımızdaki gerginlik gidiyor. Yüzümüzde hafif bir tebessüm bile olabiliyor. Çünkü yabancılık duygusu hissetmiyoruz. Başka bir yerdeki gibi tetikte değiliz. Orası bizim bildiğimiz, yaşadığımız yer. Yaşanmışlığın izi var.  Güvende olduğumuzu biliyoruz.

Ben de Avrupa yakasının ucunda; İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e çıkış noktasına yakın Zekeriyaköy’ü yavaş yavaş tanıyarak yabancılık hissimden uzaklaşıyorum. “Toprağına alışmak” diye bir deyim vardır. Bitkiler için daha çok kullanılsa da bana da uyuyor. “Ey yorgun şehir, kollarına al beni sıcaklığına ihtiyacım var”