Ebenezer Scrooge: İnsanı bazen yalnızca hayaletler değiştirir

Buse GÜLİN

Bazı insanlar yaptıkları kötülüklerin karşılığını mahkemede görür.

Bazıları toplum tarafından dışlanır.

Bazılarıysa yaşamları boyunca hiçbir hesap vermeden yollarına devam eder.

Charles Dickens, Ebenezer Scrooge için bunların hiçbirini seçmedi. Onu ne bir yargıcın karşısına çıkardı ne de kalabalığın önünde cezalandırdı. Merhametinden giderek uzaklaşmış bu adamı geçmişin, bugünün ve henüz yaşanmamış geleceğin hayaletlerine teslim etti.

Belki de bu yüzden A Christmas Carol yalnızca bir Noel hikâyesi olarak kalmadı. Aradan geçen onca yıla rağmen tekrar tekrar sinemaya, tiyatroya ve televizyona uyarlandı. Scrooge’un karanlık odasında başlayan o gece, insanlığın hâlâ bütünüyle cevaplayamadığı bir soruyu taşımaya devam ediyor:

“Bir insan, başkalarının acısına ne kadar uzun süre kayıtsız kalabilir?”

Scrooge çoğu zaman cimriliğiyle tanımlanır. Paraya duyduğu bağlılık, çalışanlarına karşı acımasızlığı ve yoksullara yönelik küçümseyici tavrı, onu kolayca nefret edilebilecek bir karaktere dönüştürür. Yine de Dickens’ın kurduğu anlatı, onu yalnızca kötü bir adam olarak göstermekle yetinmez. Scrooge’un sertliğinin altında yıllar boyunca büyümüş bir yalnızlık, duygusal yoksunluk ve dünyayla bağını kaybetmiş bir insan vardır.

Bu durum onun davranışlarını mazur göstermez; fakat kötülüğün her zaman doğuştan gelmediğini hatırlatır. Bazen insan, kendisini korumak için ördüğü duvarların içinde başkalarının varlığını unutacak kadar uzun süre yaşayabilir. Bir noktadan sonra o duvarlar yalnızca dışarıdakileri engellemez; içeride kalan kişiyi de insanlığından uzaklaştırır.

Scrooge’un dönüşümü bu yüzden basit bir pişmanlık hikâyesi değildir. O gece karşısına çıkan hayaletler ona yeni bilgiler vermez; çünkü Scrooge, yoksulluğun, yalnızlığın ve ölümün dünyada var olduğunu zaten bilmektedir. Asıl sorun, bunların hiçbirini kendi yaşamıyla ilişkili görmemesidir.

Hayaletler tam da bu mesafeyi ortadan kaldırır.

Geçmişin Hayaleti, Scrooge’u bir zamanlar olduğu çocuğun karşısına çıkarır. Böylece yıllardır başkalarından esirgediği şefkatin, vaktiyle kendisinin de ihtiyaç duyduğu bir şey olduğunu hatırlatır. Bugünün Hayaleti, onu görmezden geldiği insanların evlerine götürür. Geleceğin Hayaleti ise en sert soruyu sorar: “Bir insan öldüğünde geride yalnızca sahip oldukları mı kalır, yoksa başkalarının hafızasında bıraktığı duygular mı?”

Bu üç ziyaret, doğaüstü bir korku gösterisinden çok daha fazlasıdır. Scrooge bir geceliğine kendi yaşamının dışına çıkarılır ve kendisine başkalarının gözünden bakmaya zorlanır. Başka bir deyişle hayaletler ona vicdanını geri vermez; uzun süredir susturduğu vicdanın sesini yeniden duyurur.

Hikâyenin antropolojik gücü de burada belirginleşir. Toplumlar yalnızca yasalar ve kurumlarla ayakta kalmaz. İnsanları birbirine bağlayan görünmez yükümlülükler de vardır: paylaşmak, yas tutmak, yardım etmek, yaşlıları ve çocukları korumak, başkasının acısını tanımak… Scrooge’un asıl suçu zengin olması değildir. Onun suçu, kendisini bu karşılıklı sorumluluk ağının dışında görmesidir.

Bu yönüyle A Christmas Carol, toplumsal bir geri çağırma hikâyesidir. Özünde, hayaletler Scrooge’u yok etmek için gelmezler; onu yeniden insanların arasına döndürmeyi isterler. Cezanın amacı intikam değil, dönüşümdür. Bu yüzden Scrooge’un kurtuluşu da parasından vazgeçmesiyle değil, başkalarının hayatındaki yerini yeniden fark etmesiyle gerçekleşir.

Bu hikâyenin bugün yeniden anlatılması hiç de tesadüf değil. Modern hayat, insanları hiç olmadığı kadar birbirine bağlamış görünürken aynı anda büyük bir duygusal mesafe de üretiyor. Yoksulluk ekranlarda izlenebilir, savaşlar birkaç saniye içinde görülebilir, başkalarının kayıpları bir bildirim kadar yakınımıza gelebilir; buna rağmen acının sürekli görünür olması, ona karşı daha duyarlı olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazen çok fazla görmek, insanı daha az hissetmeye alıştırıyor.

Scrooge bu açıdan yalnızca Viktorya döneminin zengin ve huysuz tüccarı değildir. O, başkasının yaşadığı felaketi kendi hayatının dışında tutabildiği sürece rahat eden modern insanın da karanlık bir yansımasıdır.

Johnny Depp gibi karanlık, kırılgan ve grotesk karakterlerin iç dünyasını güçlü biçimde taşıyabilen bir oyuncunun Scrooge rolünde karşımıza çıkmasını oldukça anlamlı buluyorum. Depp’in oyunculuğunu ilgi çekici kılan şey yalnızca fiziksel dönüşümlere uyum sağlayabilmesi ya da ürkütücü bir görünüm yaratabilmesi değildir; onun asıl gücü, karakterlerin içindeki çatlağı açığa çıkarabilmesinde yatar. Scrooge’u ürkütücü yapan da yüzündeki sertlikten çok, merhametin yıllar içinde sessizce çekildiği o içsel boşluktur. Depp’in bu boşluğu yansıtabilecek en doğru oyunculardan biri olduğunu düşünüyorum; yapılan seçim, karakterin karanlık yüzünün yanı sıra hikâyenin bugün neden hâlâ karşılık bulduğunu da belirginleştiriyor.

Her yeni A Christmas Carol uyarlaması, başkalarının acısına karşı geliştirdiğimiz duygusal geçirimsizliğin hâlâ ortadan kalkmadığını hatırlatıyor. Dickens’ın hayaletleri bu nedenle ölülere ait değildir; onlar, insanın kaçtığı hakikatlerin farklı zamanlarda karşısına çıkmış biçimleridir.

İnsanı bazen bir yasa değiştiremez.

Bir ceza da yetmez.

Bazen insanın neye dönüştüğünü anlayabilmesi için kendi hayatına dışarıdan bakması gerekir.

Bazı vicdanlar ancak hayaletler kapıyı çaldığında uyanır.