Bu Dünyadan Asım Geçti

Kemal ASLAN

Çoğunuz onu tanımadınız, tanıma fırsatınız da olmadı. Öyle gazete köşelerine ya da televizyon haberlerine de çıkmadı. İşini gücünü yaptı sessizce. Edindiği bilgi birikimini ve deneyimini insanların hayatına dokunmakta kullandı. Doktordu, kardeşimdi. Hem de en küçüğümüzdü. Göçtü, gitti bu dünyadan.

Kültürümüzde ölümlerin sıralı olması dileği vardır. Bu dilek, acıları kabullenmek için, normalleştirmek için hep söylenir, söylenecek. Böyle birden bire beklenmedik ölümleri kabullenmek oldukça zor.

O, 23 Mart’tan bu yana yaşamak için direndi, ancak yakalandığı beyin tümörü çok hızlı biçimde gelişti. Hastaneye yatmadan bir gün önce eşiyle yemeğe çıkan, gün boyunca otomobil süren kardeşim hastalık nedeniyle ilk gün yattığı hastanede geçirdiği felç nedeniyle sağ tarafını kullanamaz hale geldi. Önce Toronto’da dünyanın bu alanda yetkin uzmanlarının bulunduğu hastanede beyin tümörü teşhisi konuldu. Kendisi de patoloji uzmanı olduğundan sürecin nasıl ilerleyeceğini hemen fark etti. Eşine “Ben bugüne kadar mutlu bir hayat yaşadım. Bunun kötü bitmesini –bitkisel hayat- istemem” dedi. Yani kendisine de teşhisi MR sonrası yine kendisi koydu. Çok nitelikli bir doktordu.

Daha altmış yaşına varmasına 40 gün kadar vardı: Temmuz çocuğuydu. 1960’lı yıllarda doğmuştu. Onun doğduğu zamanlar ailemizin Kurtuluş’taki Tırmık sokakta tek katlı, üç odalı bahçeli müstakil bir evi vardı. Kiraz zamanı annemin kucağında babamla gelişini hatırlıyorum. Çakır gözlü, saçları altın sarısıydı. Bir aile geleneği olsa gerek babam ona dedemin –babamın babasının- adını vermişti: Asım. Bizde bu nedenle Asım adı çoktur. Bir de babaannemin adı: Zeynep… 

Benim adımı annemin bir kız arkadaşı âşık olduğu kavuşamadığı çocuğun adı benimle yaşasın diye koymuş. Bazen aşklar isimlerde de yaşar. Ortanca kardeşim Engin’in adını ise babam erken yaştan ölen amcamın anısını yaşatmak için koydu. İsimler kader midir bilmem. Asım dedem 60’lı yaşların ortalarına gelmeden ölmüş. Halamın oğlu “uzun Asım da” 40’larında öldü. Bizim ailede erkekler en fazla yetmişlerin ortalarına kadar yaşıyor. Bu gelenek bozulacak mı bilmiyorum.

Küçükken çok yakışıklı olduğundan bir arkadaşımın (Nuri) abisi (Sami) onu Kurtuluş’taki parka kız tavlamak için götürürdü. Kızlar, küçük çocukları sever; O da kardeşim sayesinde kızlarla bağ kurardı. Sami abi de aramızdan ayrıldı. O zamanları düşününce bir gülümseme yayılıyor yüzümde.

Sevgi doluydu aile ortamında gerginlik ve çatışmaların daha az olduğu ortamda büyüdü. Hepimizin göz bebeğiydi. Ondan yedi yaş büyük olan Engin onunla hep ilgilendi, çocukken altını bile değiştirirdi. 

Doğduktan kısa bir süre sonra sarılık olmuştu annem bir hafta hastanede onun yanında kalmıştı. Annem hepimizi ayrı severdi ama onu daha bir başka. Küçük olmanın avantajıydı. Biz kardeşler olarak hiç birbirimizi kıskanmadık. Hep birbirimizi destekledik. 5-6 yaşlarında dilinin altında dikenimsi bir şey çıktı. Babam dönemin en ünlü doktorlarına götürdü ama çare bulunamadı. Her an ölecekmiş, aramızdan ayrılacakmış gibi hissettik hep. Onu kaybetmenin korkusuyla yaşadık. 

Ben ve Engin “baba dayağı” yedik ama babam ona belki bir kere bile vurmadı. Vurmaması da iyi oldu. O yüzden sevgi doluydu. Çocukluğundan beri bizler, akrabalar onu gördüğünde hep öperdik. Küçük çocukken boğum boğum olan kollarını ısırarak öpmek hoşumuza giderdi. O da ağlamazdı pek. Belki yıllar sonra bana “abi ıslak ıslak öpme” diye sitemde bulunurdu. Ailemizde bir o, bir de kızım Ezgi çok öpülmüştür. Çocukluklarında öpülme kontenjanını doldurduklarından belki de o da şimdilerde pek öpülmek istemiyor. 

Öğrenim yaşamı çok başarılı geçti, zeki çocuktu, pek yaramazlık yapmazdı, bizim gibi (ben ve Engin) sokak çocuğu olmadı. Zaten onun yaşlarında sokaklarda da kan ve şiddet vardı. Bir ara babam 1970’lerde yaşanan olaylar nedeniyle onu ortaokula yollamak istemedi. Kör kurşuna hedef olmasın diye. O zaman aile içinde büyük tartışmalar çıkmıştı. Bu düşüncesinde benim solcu olmamın da etkisi vardı. Belli ki babam bir gün bu çocuğu da (beni) öldürürler, diye düşünerek kaygı içinde yaşamış. Anne-babaların kaygılarının ne olduğunu, nasıl olduğunu ebeveyn olduktan sonra insan daha iyi anlıyor. Babam aile içinde tartışmayı severdi, öyle kestirip atmazdı. Çocukluğumuzda dayak yesek de katılımcı bir ortam vardı. Belki de benim asi çocuk olmamın da rolü vardı. Ama babamda benim asiliğimi içten içe destekliyor gibiydi. Her durumda benimle karşıt olan fikirleri savunur, tartışma ortamı yaratırdı, bundan da yüksünmezdi. Bizler babamızla yanlış bir konu olduğunda çatır çatır tartışırdık. O da aklına yatan durumları kabul ederdi. Türkiye’nin zor zamanlarda geçtiği bir dönemdi. Bu dönemin aile ilişkilerine yansımaması imkânsızdı. 

Yurtları taranan bazı arkadaşlarım uzun süre bizim evde kaldı, bizim ailenin çocukları oldu. Kardeşlerim de onları benim gibi ailenin bir parçası abileri olarak gördüler. Bana gösterdikleri saygıyı, hürmeti onlara da gösterdiler. Hiç bir zaman, hiçbir aile ferdi “bunlar burada ne arıyor” demedi. Babam ve annem zor koşullar yaşadıklarından onları evlatları olarak bağırlarına bastılar. Dönemin dayanışma ruhunu mikro ölçekte aile ortamında yaşattılar. Hiç yüksünmediler. Evimiz evleri, yediklerimiz içtiklerimiz yedikleri içtikleri oldu. Bunlardan biri de Orhan’dı. TRT’de uzun yıllar birlikte çalıştık. Onu da iki buçuk yıl önce kaybettik. 

Kardeşim Kuvayı Milliye İlkokulu’ndan sonra Kurtuluş Orta Okulu’nu bitirdi. Daha sonra Kabataş Erkek Lisesi’ne girdi. 

Küçük yaştan itibaren kitap okumayı, yaşamı sorgulamayı severdi. Bir konuyu bir çırpıda kavrardı. Duyarlı ve sevgi doluydu. Ailede sevgisini en çok gösteren de oydu. Önce dayı olarak ablamın çocuklarına sevgi ile yaklaştı onlardan bir yaş büyük olmasına rağmen insan sıcaklığını yaşattı. Boş zamanlarında benim gibi mahalledeki çocuklara ders verip okullarını bitirmelerine yardımcı oldu.

Kimseyi kırmak, incitmek istemezdi, özenli davranırdı. O, ortaokulu bitirmek üzereyken benim Diyarbakır’a tayinim çıktı. Yıl, 1980’di. Darbe döneminde Kabataş Lisesi’nde okumaya başladı. O dönem benim için de zordu. Arada bir telefonla görüşüyorduk. Pek mektuplaştığımızı hatırlamıyorum. Sonra Engin ve ben aynı yıl (1983) birer ay arayla evlendik. O benim nişanıma annem, babam ile birlikte gelmişti. O döneme ait fotoğraflarda daha gençliğinin baharında. Yüzünde her zamanki gibi mutlu insanların tebessümü var. O tebessüm hiç eksilmedi zaman zaman ortaya çıktı. 

Hiç kursa gitmeden 500-600 bin öğrencinin katıldığı sınavda ilk 500 kişi arasında girdi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandı. Belki de dilinin altındaki diken onu böyle bir mesleği seçmesinde rol oynadı. 

Üniversitenin ilk yılında tıp öğrencilerinin cinsellik konusundaki bilgisini merak edip anket yapmıştı. Sonuç Haydar Dümen’e de örnek olacak nitelikteydi. Yaşadığı ortamı, ilişkileri, hayatı merak eder, sorgular, araştırırdı. Kabullerden, doğmalardan çok olasılıklar üzerine düşünen bir zihin yapısı vardı. O dönemde Gelenek Dergisi çevresi ile ilişki halindeydi. Sosyalizm konusunda karşılıklı konuşmalarımız olurdu. Üniversite gençliğini ve ilişkilerini anlatan bir romana başlamıştı yarım bıraktı. O da arkadaşım, dostum Orhan gibi tipik bir yengeç burcuydu. Aklına olmadık fikirler gelirdi ama bunların çok azını realize ederdi. Aslında fikir makinesiydi bir tür. Keşke alanlarımız ortak olsaydı birlikte ne projeler yapardık. Ama hayat keşkelerle sürmüyor, onun kendi yasası var. Anları ıskalamamalısın, yaşamalısın. Başka zorunluluklar ya da anı fark etmemek, anı kaçırmamıza yol açıyor. 

Üniversitede tiyatro çalışmalarına katıldı. Aklımda kalan oyunlarından birinin adı: Bohça idi. Reşat Nuri Gültekin Sahnesi’nde sanırım sahnelemişlerdi. O dönemdeki arkadaşları ile daha sonra Bodrum Antik tiyatroda Mehmet Ulusoy ile birlikte Memleketimden İnsan Manzaraları adlı oyunu sahnelemişlerdi. Sahnede komik hareketleriyle dikkati üzerine çekerdi ama bunu rol çalmadan az sayıda repliğe rağmen yapardı. Gündelik hayatta da komikliği, gülmeyi güldürmeyi severdi.

Ben de severim, hatta sevdiklerimle bir tür oynaşırdım. Olaylar, görevler, zaman bizi de biraz ağır abiye dönüştürdü. Yoksa içimde fırlama bir yan var hâlâ. 

Kardeşim Asım öyle değildi, O, ağırlığın perdesini üzerine taşımadı tersine yırttı. O nedenle de herkesle daha sıcak, daha insani ilişkiler kurdu. Bize öğretilenin tersine o da benim gibi sesli gülmeyi severdi. 

Tıp Fakültesi’nin son sınıfında Berna ile tanıştı, birbirlerini sevdiler. Stajlarını da aynı yerde yapmaları onları daha da yakınlaştırdı. İnsan kendine benzer değerleri olan biriyle daha çabuk yakınlaşıyor. Mezun olduktan birkaç ay sonra (1989) evlendiler. Yani bizden 6 yıl sonra. Evlendiğinde ailenin ilk torunu Bihter (Engin’in kızı), ben oğlum Deniz ve Ezgi doğmuştu. O, tıp öğrenimi görürken de çocuklarımızın her türlü sağlık sorunlarıyla ilgilendi. Onlara sevgi verdi, rol model oldu. Çocuklarımız için o “Aşık amca”ydı. Zorunlu görev nedeniyle tayini çıktıklarında kızım Ezgi “Aşık amca gel, gel ben burada kaldım” diye ona şarkı yaktı (genelde türküde kullanılır bu sözcük ama kızımın ağzından birden sözler doğaçlama olarak belirli bir ritimle çıktı; o nedenle şarkı yaktı diyorum.) 

Orada yüzlerce insanın hayatına dokundu. Sonra İstanbul’a eşi Berna’nın sonra onun tayini çıktı. Berna biyokimya uzmanı oldu. Kardeşim de SSK Okmeydanı Hastanesi’nde patoloji uzmanlığını kazandı. Orada Türkiye’den ayrıldığı 2010 yılına kadar çalıştı. 

Patoloji konusunda gerçekten iyi bir uzmandı. Kızıma konulan teşhisin yanlışlığını ilk o fark etti ve kötü sonuçlar doğuracak durumlardan kızımı ve bizi kurtardı. Arkadaşlarımın sağlık konusundaki sorunlarına da akılcı çözümler üretti. Sadece patoloji konusunda değil sağlık alanının diğer konularında da birikimliydi. Bilgisini ihtiyacı olan herkesle paylaştı en zor zamanlarda çevremizdeki insanlara yol gösterdi bilgisiyle ışık tuttu.

Babam 2004 yılında akciğer kanseri olduğunda ilk teşhisi o paylaştı ve en fazla beş ay yaşayabileceğini söyledi, Öngörüsü gerçekleşti. Babamın huzurlu biçimde son nefesini vermesinde onun payı büyük. 

Türkiye’deki gelişmelerden rahatsız olduğu için 2010’da eşi ve kızı Bahar ile birlikte Kanada’ya gitti. Sonra arada bir konuşur, yazışır olduk.

Hâlbuki Ürgüp’ten geldikten sonra onlar da Engin gibi Ataköy’e yerleşmişlerdi. Haftada bir kere ya annemlerin evinde ya bizde ya Enginlerde ya da onlarda mutlaka görüşürdük. Geniş aile toplantısı olurdu. Kardeşler, gelinler anneler, babalar ve çocuklar. Güzel zamanlarımızdı. Sonra 1999 yılında bize de lojman çıkınca Ataköylü olduk. O zaman daha fazla görüşürdük. Onunla evlerimiz de yakındı. Çocuklarım amcalarına mutlaka uğrardı, o da onlarla ilgilenir yemek yapardı. Bizde salata yapmak ve Akdeniz usulü makarna yapmak babadan mirastır. Asım yemek yapma kültürünü ileriki yıllarda daha da geliştirdi. Ben epeydir ne makarna ne de salata yapıyorum. Hevesleri mi azalıyor insanın? 

O dönemde ihtiyacımız olan her konuda bize yardımcı oldu, benim tersime o ve Engin pratik işlerde de başarılıdırlar. Ben babam gibiyim bu konularda. Sadece boya-badana işlerini yapabilirim. O bilgisayar da bozulsa tamir ederdi. Anlamadığı konu yok gibiydi.

Kardeşim diye demiyorum psikoloji alanında uzman olsaydı gerçekten önemli çalışmalar yapmıştı, buna inanıyorum. O alanda bilgisi, birikimi de iyiydi. Severek, isteyerek öğrenirdi. Statü elde etmek, karşısındakini bilgisiyle ezmek için bilgi edinmezdi. Ne yaparsa severek yaptı. İnsanların hayatına dokundu, onlara tıbbın olanakları çerçevesinde şifa vermeye çalıştı.

Dört-beş yıl önce Türkiye’ye yeniden geldi Keşan Devlet Hastanesi’nde 6 ay kadar patolog olarak çalıştı. Sonra yeniden Kanada’ya döndü. O dönemde de insanların sorunlarına yardımcı olmaktan çok mutluydu. 

Kanada’da doktor olmak için uzun yıllar mücadele etti. 15 yıl sürdü aralıklarla Nihayet altı ay önce acil hizmetlerde doktor olma hakkını elde etti. Daha rahat bir hayat yaşayacaktı. Eşine, kızına daha çok destek olacaktı. Üstelik yeniden mücadele ederek mesleğe başlamanın coşkusunu yaşıyordu. 50’li yaşların sonunda kararlı mücadelesi sayesinde başarmıştı. Vazgeçmezdi, kolay kolay pes etmezdi. Babam ve annem de öyleydi. Belki bizlere onlardan geçmiştir bu özellik.

Çok sayıda insanın hayatına dokundu. Onu dar çevremizde bilenler, biliyor. Ama rahatsızlıklarını tedavi ettiği sıradan insanlar hayatlarına dokunun bir insanın sonsuzluğa, yıldızlara gittiğini bilemeyecek. Ünlü değildi, sorumluluk sahibi, mesleğini yapan, insani değerlere sahip insanlık ülküsüne bağlı biriydi. Kardeşimdi. O benden ben ondan karşılıklı çok şey öğrendik. Benim tersime sakindi, sorunları konuşarak ortak zeminde kimseyi kırmadan, nezaketle çözmeye çalışırdı. 

O, hümanist değerlere sahip olduğundan içindeki insan sevgisini hep dışarı vurdu. Bize uzaktan hep. “Hayat kısa, birbirinize sarılın, birbirinizi öpün. Anları yaşamayı ihmal etmeyin, hayatı ıskalamayın” diye yazardı. 

Yazdıkları gerçek oldu. Hayat gerçekten kısaymış. İnsan yaşarken aklına ölümü getirmiyor, kendine kondurmuyor ama ölüm birden bire geliveriyor hiç düşünmediğimiz anda. En küçüğümüzdü, en yakışıklımız, en zekimiz, en hayat dolumuz, en sevgi dolumuz. Doktorlar en fazla iki ay yaşar demişlerdi o, 68 gün direndi hastalığına. Tedavisi olmadığını bildiğinden bakım evinde dün Kanada’da 17.40’da bizim saatimizle (bu sabaha karşı 02.40’ta) hayata gözlerini yumdu. Ölümü de sakince huzur içinde oldu. 

Yattığın yerdeki toprak incitmesin seni kardeşim. Böyle olmamalıydı, sıramızı çaldın. Derin bir kor kaldı yüreğimizde. Hayat buymuş meğer kederin gölgesi de kaplarmış boylu boyunca… Oysa ne hayallerimiz vardı… Yarım kalmışlıkların ağırlığı çöküyor üzerimize… Büyük bir boşluk oldu ruhumuzda. Kederin yaktığı tarif edilemez bir acı. Beynim donmuş gibi şu an. Uyumak istiyorum, hiçbir şey yapasım gelmiyor, dayak yemiş gibi hissediyorum. İçimde nasıl kapatacağımı bilemediğim bir boşluk var. Bir tarafım eksilmiş, benden ayrılmış gibi. Ezilmiş, kırılmış bir yanım var dile getiremediğim. Gizli bir el gibi uzanıverirdin hepimize sessizce. Yüksünmeden yanımızda olurdun. Seni hep arayacağım, anacağım kardeşim. Kardeş acısı kapanmayacak değişik bir yaraymış. Onun için insanlar “Allah sıralı ölüm versin” diyormuş hep. Anılarımda, anılarımızda yaşayacaksın. O olsa şöyle yapardı deyip senin gibi yapmaya çalışacağız, canım kardeşim. Seni hep sevdim, seveceğim.