Mumyalar oyunu ve unut(tur)manın gücü; hatırlamanın laneti  

Kemal ASLAN

Günümüzde anı yaşamanın ağırlığı her alanda kendini hissettiriyor. Tüketim ideolojisinin şekillendirdiği, küçük, anlık hazlar peşinde koşmanın yorgunluğunu yaşıyoruz. Var olmak ortaklaşa insani değerleri paylaşmak yerine bireysel çıkarlar ve doyumlar çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Ortak insani değerleri yaratma çabasında olanlar marjinalleştiriliyor ya da kriminalize ediliyor. 

Temel ihtiyaçların bile karşılanmasında bile zorlukların yaşandığı bir ortamda geçmişteki güzel günler bile anımsansın istenmiyor. Geçmişe dayanan ortak değerler normlar tehlikeli sayılıyor. Grup ya da toplumun büyük bir kesiminin çıkarlarını temel alan, bunları geliştirmeye çalışan anlayışlar tehlikeli bulunuyor. Bireyin çıkarları, hayalleri öne öne çıkarılıyor. Üstelik bunu gerçekleştirmenin birey açısından olanakları sınırlı olsa da…

Mumyalar, oyunu Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu ortaya koyuyor. İnsanların gözlerinin önünde gerçekleşen kadın cinayetlerine, istismarlara nasıl kayıtsız kalındığını, insani duyarlılıklardan adım adım farkında olmadan nasıl uzaklaşıldığını aktarıyor. Kendilerinin Cebrail ve Mikâil adlı melekler tarafından kanatlarının kesilerek cennetten kovulduklarına inanan iki kardeş, çöp toplayarak babalarından kalma bir evin üst katında yaşıyorlar. Küçükken anne ve babalarının evlerine baskın düzenyelen “canavarlar” tarafından kaçırıldığına tanık olan iki kardeş yaşadıkları travmayı aşmak için bu tür bir değerlendirmede bulunuyorlar. Derin bir kederi aşmak, anne-babanın olmadığı bir ortamda korumasız, korunaksız yaşamanın bedellerini ödeyen iki kardeş ancak “kanatları kırık” melek olduklarına inanarak yaşama tutunmaya çalışıyorlar.

Mesleksiz olduklarından çöp toplayarak yaşamlarını kazanmaya çalışıyorlar ama yaptıkları işle temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorlar. Geri dönüşüm için topladıkları teneke, demir ve plastikleri teslim ettikleri sırada diğer çalışanların yedikleri taze poğaçayı bile yiyememenin yoksunluğunu yaşıyorlar. Öğleyin pilav üstü kuru yedikleri esnaf lokantasında kuru fasulyenin tanesinden çok suyunu veriyorlar. Bu durum onlarda öğrenilmiş çaresizliğe yol açıyor ancak akşam evde iki kardeş sohbet sırasında bunu eleştiri konusu yapabiliyor. Yemek sırasında servisi yapana “biraz da kuru fasulye koy”, diyemiyorlar. İnsanların taleplerini dile getirmekten korktuğu, çekindiği bir ortam var. Zaten, anne babalarının evlerine baskın yapan “canavarlar” tarafından alındığını düşünen iki kardeşten küçük olanı Fareler ve İnsanlar’daki Lennie gibi saf. Ağabeyi ise daha zeki. Ancak o da kendisine bir şey olması durumunda küçük kardeşinin ayakta durması için sattıkları ürünlerden aldıkları parayı küçük kardeşin çok sevdiği yaşlı bir adamı temsil eden oyuncağın içinde saklıyor. Küçük kardeş o yaşlı oyuncağa “moruk” diyor. Moruk’a kazandığı paranın bir bölümüyle küçük otomobiller ile film afişi alıyor. Annesiz-babasız kalmanın travmasını “moruk” ile konuşarak gidermeye çalışıyor. İkisinin de hiç arkadaşı yok, birbirlerine dayanarak ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Evlerinde bir kadının eksikliği derinden hissediliyor. Çünkü kadın, yaşam enerjisini evine aktarır, evi güzelleştirir. Elinin değdiği yerde incelikler, estetik dokunuşlar vardır. Erkekler gündelik yaşamın inceliklerini yürütmede kadınlar kadar başarılı değildir. Bu kadınları eve hapsetme düşüncesi değil, kadınların olmadığı yerde yaşamın güzelliğinin de olmadığının bir itirafıdır. Çünkü kadın gündelik rutinlerin nasıl güzelleştirilebileceğini yaparak ortaya koyar. Erkekler bu konuda beceriksizdir genellikle. Çoğu erkek bu gerçeği itiraf etmekten kaçınır ama durum bu. Mumyalar adlı oyunda da iki kardeşin yaşamlarında bir kadın olmamasının, kadın yokluğunun ve yoksunluğunun yaşadıkları hayatın neye dönüştüğünü göstermesi açısından anlamlı. 

Her gün belirli saatte “gözleri kör edebilecek” ışığa karşı gözlük takan kardeş baz istasyonlarını evlerine yerleştirdikleri için tepki gösterenlerin evlerini basacak kadar ileri gitmeleri üzerine gözlük takmaktan vazgeçerler. O an, sürü psikolojisinden ayrıldıkları, koptukları, geçmişte yaşadıklarını hatırladıkları andır. Meğer yönetenler yönetilenlerin gözlük takmaması halinde yayılan ışığın herkesi kör edebileceğini iddia ederek zorunlu itaat ortamı yaratmış. İki kardeş gözlük takmadıklarında geçmişte olanları, hatırlamaya çalışırlar. Babasının anlattığı masaldaki gibi canavarların gökyüzünü yakmaya çalıştığını, bunu önlemeye çalışan, direnen insanların hapishanelere gönderildiğini anımsarlar. Anne ve babalarının da hapishanede olabileceğini varsayarak ülkenin her yerindeki hapishaneleri dolaşırlar ama herhangi bir iz bulamazlar. “Canavarların” anne ve babalarını kaçırdıklarını düşünürler. Anne-babanın yarattığı boşluğu hiç dolduramazlar, çevrelerindeki insanlara karşı da güvensiz büyürler. 

Oyunda , hatırlamanın acı verdiği, bu nedenle insanların hatırlamaktan kaçtığı fikrine yer verilir. Her günlerini benzer biçimde , bir döngü gibi yaşayan iki kardeş mırıldandıkları “yağmur şakarı şakır, annem şıkır şıkır” adlı şarkının çocukluktan kalma olduğunu fark ederler. Hatırlamak, bilinçli bir biçimde o olay, kişi, nesne ile yeniden birlikte olmaktır. Bir anlamda onu yeniden yaşamaktır. O nedenle iktidarlar, unutturmaya, yeni algı yaratmaya çalışırlar: Her şeyin kendileri tarafından yapıldığını, daha önceden “iğne ve iplik” bile” üretilemediğini iddia ederler.  Ülkede savunma sanayi bile gelişmişken. Oyunun sonundaki replik yaşadığımız günlere de denk gelmektedir. “Hatırlamak lanettir, bize de bu lanet düştü.” Hatırlamadan gelecek güzel günleri inşa etmek mümkün olmaz. Hatırlamak, nelerin elimizin altından gittiğini, buharlaştığını fark etmektir. Yaşanılan gerçeklikle yüzleşmektir. Bu da dünyanın her yerinde muktedirlerin istemediği bir şeydir. O nedenle hepimiz “hatırlamanın laneti”nden korkmamalıyız!