Buse GÜLİN
Kimin zıtlıklarına müptelayız?
Hangi kibir çekebilir bizi?
Tanımadan seviyoruz.
Bulduğumuz kişi,
ilk gördüğümüz değil.
Yürüdüğümüz bütün yolların haritası baştan sona kayıp. Kavşaklar birbirine girmiş, köprüler harabe durumda. Öyle bir hiçliğin ucunda bekliyoruz ki, belki de ilk kez böylesine şiddetli bir anlamsızlık çökebildi ruhlarımıza… Buram buram riya taşıyor toprağın nefes aldığı yerlerden… Aslında sebepli bir sebepsizlikle ayaklarımızın altı hep pis. Sürekli ucunda denge kurmayı denediğimiz yoksunluğun artık tatmin edici bir tarafı yok. Haddimin ipi elimde. Bu yüzden tüm cesaretimle “Kim kurtarır bu portreyi?” diyorum. Zihnim “Hiçbiriniz.” şeklinde böbürlenerek çığlık atıyor. Şeytanlarıma müptela değilim ama şu aralar hak verdiğim bazı günah okumaları var. İnce bir yerden dokunduruyor sıklıkla. Keskin ama ani indiriyor farkındalığı… Ustura gibi kesiyor seslendirdiği minik paragrafları… Dürüstçe söyleyebilirim ki önüme servis ettiği olgu iyi bir “Afiyet olsun.” ifadesini zerre hak etmiyor. Bunun yerine görebildiklerimle daha yemeden boğuluyorum.
Kimse… Kimse mutlu değil çünkü aslında birbirimizi gerçekten tanımıyoruz.
Oturduğum bu masada cirit atan günahlar var. Uygulayıcılarının yüzleri tamamen kapalı. İsimler zikrediyorlar ama gerçeklikleriyle ne kadar tutarlı? Hangisini bulabilirim sandalyeden kalktıklarında? Son görüşüm aslında ilk tanışmam bu yüzden. Ah, öylesine profesyonel dans ediyor ki zıtlıklar; biz insanların kayıpları hep böyle şekilleniyor nedense. Zihnim fısıldıyor yeniden: “Belki de günah işlemeye olan tutkunuz, kendinizi olduğunuz gibi yansıtmanızdaki en büyük engeldir. Benliğinizi gizlediğinizde tüm suçlar makul hale gelir. İşte bu yüzden dik gözükürken aslında eğilmeyi çok seviyorsunuz.”
Maskeler… Maskelerimiz… 13. yüzyılda Venedik’te ortaya çıktıklarında, aslında hepsi somut birer nesneydi. 15.-16. yüzyılda Venedik Karnavalı ile birer statü haline geldiler. 17.-18. yüzyılda Fransa ve İngiltere’de düzenlenen maskeli balolarda daha fazla maske ve arkasına gizlenen yüzler görmeye başladık. 19. yüzyıl romantik dönem etkisiyle daha erotik ve estetik bir sembol haline geldiler ama yine kimlikleri saklamak için kullanılıyorlardı.
Peki modern dünya? Ne dersiniz?
Artık geliştik… Aynı sıfatla sayısız benlik yaratabiliyoruz. Maskeler tarih oldu belki ama işlevleri bâki. Tek fark, artık yüzlerimiz açık, benliklerimiz değil. Bu yüzden diyorum ki: “Artık maskeler içlerimizde.”
Birbirimizle tanışırken şeffaf değiliz. Bunun yarattığı ahlaki açmazlar bir kenara dursun, konuştuğumuz insana göre taklit ettiğimiz persona değişiklik gösteriyor. Bunu tanımlarken “persona” ve “taklit etmek” kelimelerini kullanarak özel bir bileşke yaratmayı tercih ediyorum. Benliğimiz dışında sergilediğimiz her tavır, gösterdiğimiz her duruş ve aslında bakışlarımız bile birer taklit. Zihin gördüğünü depolar; başkalarını izleyerek çektiğimiz verileri, istediğimiz karakteri yaratırken dışarıya sergiliyoruz. Günlük hayatta rastgele denk geldiğiniz bir saç toplama biçimi, sürülen ruj, takılan şapka, bağlanan fular veya konuşma tonu, kelimelerin telaffuzu, saçı spreyleme biçimi, sakal tıraşı, giyilen bir deri ceketin türü hatta tarzı ve daha niceleri… Gördüğünüz üzere, yansıtmak istediğimiz kişiliğe atadığımız tüm özellikler aslında bizim zihnimizin kayıtlarından geliyor. Bu yüzden “taklitçiyiz.” Bu yüzden sayısız “persona” yaratıyoruz. Buna aslında “alter” denilebilir. Yani “alt benlikler.” Tabii daha çok multiple identity disorder (çoklu kişilik bozukluğuna) ait bir kavram olsa da, bilinçli yarattığımız kişiliklerde sembolik açıdan alter olmaya uygunlar diye düşünüyorum.
Bazen derinlere dalıyor zihnim. Aslında kişiliklerimizin herkese göre değişebilen sayısız versiyonlarını yaratırken, kimlerin kimliklerini yaşatıyoruz? Herkesten aldığımız bir özellikle oluşturduğumuz hibrit içerik, zamanla öz değerlerimizle çatışıyor ve yarattığımız olmak için ölçüsüzce çabalıyoruz. Bu, öfkemizi amaçsız, gayretimizi anlamsız ve hedeflerimizi ise küçük düşürücü kılıyor. İnsanın kendi benliğini itinayla benimsemediği bir hayat düşünülebilir mi? Teoride imkânsız ama teoride imkânsız bulunanı, pratikte her gün performe ediyoruz. Artık her anımız bir performans. Bilinçli içine düştüğümüz roller var. Durup dururken “huzursuzluk” icat ediyoruz. İnanır mısınız bilmem, bazılarımız isimlerini dahi değiştiriyor. Rollere bürünmeye duyduğumuz bir iştah var ama özümüzü aşağılıyoruz. Kendi düşüşlerini ince detayıyla tasarlayan bir evren dolusu insanız gibi geliyor bazen. Hepimiz bu çarka dahil olmasak da, çarkın efendileri tarafından içine çekiliyoruz çünkü onlarla farklı bağlamlarda kurduğumuz gönül ilişkilerimiz var. Ah, en çok da bu acıtıyor değil mi? Sizi sırtınızdan vuranlar, söylediği gibi çıkmayanlar, tanıttığı kişi hiç olmayanlar… Büyük rolleri ustalıkla üstleniyoruz — kendi yaşamımızı hiçleştirerek.
Aslında liyakatsizlik kadar riyakârlık, nefret kadar sevgi, ihanet kadar sadakat ve daha niceleri… Hepsi el yapımı oyuncaklar olarak işlev görüyorlar. Ham madde aynı ama işlerken kullandığımız alet ile ona verdiğimiz şekil ayrı. Bizi birbirimizden itinayla ayıran bu: erdemlerimizi işleme biçimimiz. Tabii günün sonunda ortada bir erdem kalıyorsa.
Kendimizi sürekli farklı versiyonlarla tanıtmak bir kenarda dursun, neden kendi benliğimizi bir türlü kabul edemediğimizi düşünme üzerine yine kendimizi muhteşem şekilde zorlamamız gerekiyor. İnsan kendi benliğini kabul edemediğinde onu tanıtmaktan geri durur ve ona bir sürü “yeni fonksiyonlar” yükleyerek topluma servis eder. İşte bu yüzden yukarıdaki paragrafta “performans” kelimesini kullandım. Oynuyoruz çünkü… Oynuyorlar…
Bu çok katmanlı bir hikâye. İhtiyaçları değiştirmek için, performe etmeye olan tutkuyu değiştirmek için, büyük hesaplaşmalar veya günah çıkarmalar gerekiyor. Herkes iyi, kötü, tüm varlığıyla benliğini kabul edebilmeli ve onu sahiplenerek yine kendisini onurlandırmalı. İnsan kendi arkasında yarım yamalak dahi dikilemediğinde, dış dünyadan saygınlık adına ne umabilir ki? Saygınlık, kişinin kendisine ait kılınmış bir hediyedir. Ruhla doğar ve ruhla ölür. Bu sebeple kendinizden gaddarca esirgediğinizi sokaklarda aramanız ne fayda ne de çözüm getirecektir.
Günün sonunda açığa çıkan mesaj, okuyabilme hususunda kolay ama anlayabilme hususunda ağır hale geliyor; çünkü okumak bir seçim olsa da, anlamak sorumluluktur. Sorumluluk ise doğru aksiyonu almayı zorunlu kılar. Velhasıl, kendimizi olduğumuz gibi tanıtmalı ve uyandığımız hiçbir sabah değişmemeliyiz. Kendimize aslında bize ait olmamış hiçbir özelliği eklememeli ve bizde olanı da eksiltmemeliyiz. İnsan kendisi olabildiğinde özgürleşir. Mutluluğun ve acının her hâli dahi, kendiniz olabildiğinizde bir başarı hikâyesi haline geliyor. İnsan eşikleri kendisi için atlar; kendisini sürekli yeniden bozup kurmak için değil. Kendinize yarattığınız benlikler özünüz değil. Özünüz sizi sahiplenirken ona sırtınızı dönmeyin. Hepinizin bildiği bir şeyi yeniden söylemek istiyorum:
Benliğiniz… Sizinle yaşlanan, hatta ölen tam olarak o. Dolayısıyla, sergilenecek sadakat öncelikle onun hakkı.
Kendimiz olabilmeyi seçtiğimiz ve seçimimizden hiç ödün vermediğimiz bir hayata,
Sevgilerimle
