Buse GÜLİN
İstanbul’da bir yere gitmek artık bir mesafe kat etmek değil, bir yoğunluğun içinden geçmektir. Şehir, insanı taşımıyor; sıkıştırıyor. Aslında yol dediğimiz şey asfalt değil, sabrın yüzeye sürtünmesi.
Her akşam eğlenmek niyetiyle evden çıkıyorsunuz. Kapıyı kapattığınız an o fazlasıyla görünür hesap başlıyor. Tek bir cümlede birikiyor tüm kelimeler ve ağızlardan çıkıyor telaffuzu: Kaç dakika sürecek bu varış?
Fakat İstanbul’da varmak diye bir şey yoktur; sadece ilerleyememe hâlinin uzaması vardır. Araçlar yan yana dizilmiş metal kabuklar gibi durur; hareket değil, bekleyiş üretirler. Trafik bir akış değil, bir birikimdir. İnsan orada zamanın değil, kalabalığın içinde erir.
Toplu taşıma ise başka bir sınavdır. Vagonlar bedenleri taşır ama mesafeyi taşımaz. Omuzlar birbirine değmeden duramaz; nefesler birbirine karışır. Şehir, bireysel alanı çoktan gasp etmiştir. Kalabalık, yalnızca bir sayı değil; bir temas zorunluluğudur.
Daima nihayet ulaştığını sandığın yerde ikinci yoğunluk başlar. Mekânlar doludur; sandalyeler insanları değil, insanın kalabalığını yüklenir. Masalar hiçbir zaman boşa çıkamaz çünkü her biri zamanın çoktan işgal ettiği yüzeylerdir. –
Bundan fazlası değil. Mecburiyetten beklersiniz… Birinin kalkmasını beklersiniz… Bir boşluk doğmasını… Şaşırtıcı ama aslında bir o kadar da değil. İstanbul’da boşluk, en pahalı nesnedir.
Eğlenmek için çıktığınız bir akşamın yarısı yolda, diğer yarısı eşikte geçer. Kapı aralıklarında, rezervasyon listelerinde, ayakta bekleyen kalabalıkların içinde… Şehir size şunu öğretir: Yer sınırlıdır, istek sınırsız.
İstanbul’da nüfus artık istatistik değil, gündelik bir baskıdır. Her köşe dolu, her kaldırım dar, her mekân dolup taşmış durumda. İnsanlar yalnızca yan yana değil; üst üste yaşar hale geldiler. Parkta bir bank, kafede bir masa, trafikte iki metre boşluk — hepsi ayrıcalığa dönüştü.
İşin ironisi bence tam olarak şurada gizleniyor: Büyümekle genişlemek aynı şey değildir. İstanbul büyümüş olabilir; fakat genişlemedi. Şehir alan açmak yerine yoğunluğu çoğalttı. İstanbul geniş bir harita değil, artık fazlasıyla daralan bir nefes gibi. Krizin göstergesi olan bir nefes darlığı…
Bazen düşünüyorum: Eğlenmeye mi gidiyoruz, yoksa kalabalığın içindeki varlığımızı ispat etmeye mi? Bir mekânda oturabilmek, bir masaya yerleşebilmek, sanki görünürlük kazanmak gibi. Oysa görünürlük arttıkça rahatlık azalıyor.
İstanbul’da yaşamak, mekânla değil, yoğunlukla mücadele etmektir. Bu noktada eğlence bir amaç olmaktan çıkıyor ve bir dirence dönüşüyor. Aslında eve döndüğümüzde anlıyoruz ki, en lüks yer geniş olan değil; boş olan yerdir.
Belki de bu şehirde asıl eksik olan şey mekân değil, aralıktır. Nefes alacak aralık… Bu yüzden yalnızlığı dost, buluşup görüşmeyi zaman çalan bir düşman belledik…
