Kemal ASLAN
Ölümün ağırlığı çöküyor insanın üzerine. İçinde derin bir keder, boğazı düğümleniyor. Acının kıskacında dile gelemeyen sözcükler. İnsanın içini kavuruyor acı. Bir şey yapmamanın hali, isteksizlik üzerine biniyor insanın. Her şeyin boş, geçici olduğu bir kez daha bir tokat gibi iner insanın yüreğine. Eli, kolu kalkmaz olur insanın. Adım atmak, dışarı çıkmak anlamsız gelir. Hayatın anlamının ne olduğunu yeniden sorgular insan. Yaşanan anın önemi yeniden fark edilir. Hırslar, rekabet, ego savaşları boş gelir. Ömrün o kadar da uzun olmadığı, ölümün her an her yerde olabileceği düşüncesi bir mıh gibi zihne yerleşir. Kavgalardan, gerilimlerden, kırgınlıklardan uzak bir hayat kurma arzusu belirir zihinde birden. Kimseyi kırmamaya özen gösterme, incelikleri koruma, nezaketten ayrılmama düşüncesi birden kök salar yeniden. Ölümün soğukluğu insanın yüzüne yansır birden, gülümsemeler yok olur. Sözcükler, insanın bulunduğu hali anlatmaya yeterli olmaz. Derin bir sessizlik, boşluk oluşur insanın içinde. Bir daha yerinin asla doldurulamayacağının farkında olduğu. Üstelik her ölümle o boşluklar da giderek artar. Her ölümde anılar da birer birer yok olur, silinir. Dünyada tanıdıkları azalır, giderek yalnızlaşır insan.
Bu ruh hali ve düşünceler içindeyim iki gündür. Çünkü yeğenim Arman, geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Aslında 5 gündür yoğun bakımda tedavi görüyordu. Genç bedeni direndi ama fayda etmedi. Her canlının ölümlü olduğunu bilmek yeterli olmuyor. Ne kadar da söylüyoruz: “İnsan, doğar, büyür, ölür”, ya da “Her canlı ölümlüdür.” Bunları bilmek, kabullenmek anlamına gelmiyor. Her ölümle insan azaldığının, eksildiğinin farkında. İnsanın kendini oluşturduğu yapbozdan bir parça kopuyor, bir parçası eksiliyor. Bu yüzden kabullenmek zor oluyor. Yani bir sözü söylemek ile onu yaşamak farklı oluyor. Sözün gerçekleşmesinin, yaşanmasının derin etkisi, sonucu oluyor çünkü.
Yeğenim 43 bahar bile görmeden öldü. Mart ayında 43’üncü baharına ulaşacaktı. Üstelik bir yıl önce evlenmişti. Olmadı. Genç ölümler karşısında hep içimi derin bir keder kaplar. Annemin sözü gelir aklıma: “Allah kimseye evlat acısı vermesin.” Annem babam evlat acısı yaşamadı. Ama Nigar halamın önce oğlu 18 yaşında, sonra kızı 42 yaşında öldü. O, iki evlat acısını birden yaşadı. Şimdi ağabeyim o durumda. Üstelik o da birkaç ay önce kalp kapakçıklarından ameliyat oldu. Eskiden tığ gibiydi. Elvis Presley’e benzerdi dersem yalan olmaz. Şimdi biraz kilolu, sağlığı biraz bozuldu. Hiçbir babanın yaşamak istemediği bir durumu yaşıyor. Onun sağlıklı olmayan durumu da beni derinden endişeleniyor. Büyük bir sükûnet ile karşıladı bu ölümü. Her zamanki gibi sakin. İçinde hangi fırtınalar var, bilmiyorum. Benim gibi, kardeşlerimin de hayatında ağabeyimin rolü var. Radyoda caz ve klasik müziği dinlememizde onun payı unutulmaz. Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, John Steinbeck’in kitaplarını ilk onunla tanıdım. Mücadelesi karakterine uygun biçimde, çocukluğunda yaşadıklarını unutmadan sürdüren biridir ağabeyim. Benim gibi öfkeli değildir. Zorlukların içinde geçerek hayatını kurdu o. Hep büyük bir ailenin parçası olmak istedi, ama olamadı. 1978 yılında Türkiye’den ayrıldı Almanya’ya yerleşti. Orada evlendi, iki çocuğu oldu. En büyüğü Arman’dı.
Mesafeler ilişkileri etkiler denilse de, bizi pek etkilemedi. Aramızdaki sevgi, muhabbet hep devam etti, ediyor. Gerçi Arman’ı hayatımda iki kere gördüm. İlki ağabeyim eşi ve iki çocuğuyla geldiği 1990’larda. O zaman 18 yaşında bile değildi daha. Teklifsiz biçimde “amca” dedi. Saygılı, ince, nazik biriydi. Yabancılık çekmemiştik. Onu ağabeyimin gençliğine benzetirdim. Ağabeyim gibi yakışıklıydı. Sonra on yıl önce Almanya’ya gittiğimde oğlumla birlikte ağabeyimi ziyaret ettiğimde görmüştüm. Çok az anımız vardı. Ama o beni, ben de onu sevmiştim. Üstelik çocuklarımla (kuzenleri) da iyi anlaşıyordu. Oğlum Deniz de Almanya’da var olmaya çalışıyordu. Arada bir görüşüyorlardı. Ben ağabeyimi görüntülü olarak aradığımda birkaç kere onunla da görüşmüştüm.
Güler yüzlü, sevgisini gösteren biriydi o. Felsefe mezunuydu. Ama istediği, para kazanacağı işi bulamadı hiç. Bir ara köyde öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Ağabeyim “Arman da senin gibi hoca oldu”, demiş ve sevinmişti. Bir yıl bile çalışamadı. Öğrencilerle iyi diyalog kurmuştu, öğretmeyi seviyordu ama bir türlü kadro alamadı; geçici de olsa başka bir köye öğretmen olarak atanamadı. Sonra trenlerde makinistlik sınavlarına katıldı, kazandı, makinist olarak bir süre çalıştı, oradan da çıkartıldı. İşsizlik maaşı ile yaşamak onun onuruna dokunuyordu. Kendi yetenek ve becerilerini ortaya koymak istiyordu. Bunun için çok farklı işlerde çalıştı. Olmadı. Eşinin de Alman vatandaşı olması için epey uğraştı ama o da gerçekleşmedi. Yüreği daraldı, kaldıramadı tüm bunları. Doktorlar ölüm nedenini kalp krizi olarak yazdılar. Oysa günümüzde gençlerin istihdam olanaklarını sınırlayan, birçoğunu işsiz bırakan ve kendilerini gerçekleştirmesini engelleyen neo-liberalizmdir onun katili.
Herkes kendi meşrebince bu konuda bir değerlendirmede bulunacak ve asıl katil kendini gizleyecek. Kapitalizm, artık çocuklarımızı sinsice, onları dışlayarak, ötekileştirerek öldürüyor: Bunun farkında olmak da yetmiyor!
