Spor Müsabakalarının Antropolojisi: Süper Kupayı Kazanan Fenerbahçe Oldu

Buse GÜLİN

“Spor” her alanıyla toplumun nefes alabilmesi, stresini doğru yere kanalize ederek
aşabilmesi ve eğlenerek aslında çeşitliliği destekleyebilmesi ve bu yol ile büyük ölçekte bir
bütün olarak kalabilmeyi başarabilmesi amacıyla türetilmiş kültürel bir uygulamadır. Her
spor dalı kendi içerisinde tutarlı kurallara ve müsabaka sistemini mantıklı kılabilmek
amacıyla yaratılmış farklı iç gruplara sahiptir. Bunlar “takım” olarak adlandırılır. Her
takımın kendi iç dinamiği ve varlığını sürdürebilmek amacıyla ön planda tuttuğu bir sloganı
vardır. Toplumdaki her birey, sloganlar üzerinden vadedilen duruşa göre bir takımın
sembolik açıdan üyesi hâline gelir ve bu insanlara “taraftar” denir.
Global olarak her yerde sistemin kuruluş mantığı aynı, fakat işleyişi değişkendir. Türkiye
bazında konuşacak olursak, birçok spor dalı ve alt başlıkta çeşitliliği olan takımlara sahip
olmamıza rağmen; yoğunlukla değişken branşlarda dört takım ön plana çıkar: Fenerbahçe,
Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor.
Bu noktada takımların fazlasıyla belirgin olmasını hatta sosyal hayatın içerisinde bir hayli
yer edinmesini sağlayan güçlü tek dinamik, Türk toplumunun kolektif olarak temsiliyet
anlayışına karşı olan bağlılığından oluşuyor. Bu yoğun aidiyet hissi, alt grupların üyeleri
(takımların taraftarları) arasında “rakip” bilincinin oluşmasına ve iç çatışmaların çıkmasına
neden oluyor.
Bazı takımlar arasında yükselen tansiyon çok baskın. Özellikle Fenerbahçe ile Galatasaray
arasında asla sönmeyen bir yangın var. Fenerbahçeli olmanın bir aile geleneği olduğu
soydan gelen bir kadın olarak, fazlasıyla objektif bir açıyla söyleyebilirim ki iç/dış gerilimin
çoğu zaman limitlerin üstüne çıktığı geniş çaplı toplumsal çatışmalar doğabiliyor.
Taraftar olmanın duygusunu hep zihnin gizli kalmış bir yanı olarak görüyorum. Bu olgunun
içerisinde çok örtük kalmış bir fonksiyon var. Günlük hayatta sıkıntısız anlaşabildiğiniz
herkese karşı maç esnasında yüksek düşmanlık algısı besleyebiliyorsunuz. Günlük rutinler
içerisinde, farklı takımlara mensup olduğunu bildiğiniz herkesle kurduğunuz iletişim
sempatik, saygılı veya duygusalken, derbiler esnasında tüm olumlu duygular rafa kalkıyor.
Bu denklemi henüz çözülememiş, bilinç dâhilinde gelişen bir şizofrenik algı ve davranış
gibi tanımlıyorum. Maç akşamları herkesin günlük hassasiyetlerini bir süre kenara bıraktığı
ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi diyalog kurmaya devam ettiği bir iletişim döngüsü
oluşuyor. Bu hususa anti-tez yaratacak örnekler illa ki vardır fakat genelde sürecin böyle
işlediği aşikâr ve gözlemle son derece doğrulanabilir durumda.
Futbol takımları için taraftarlık, bilinçli seçilen travma şeklinde biçimleniyor. Maç
esnasında gösterilen yüksek agresyonun hatta yer yer şiddetin pişmanlığı bir sonraki gün
kendisini göstermeye başlıyor. Bu maçların sürdüğü 90 dakikayı Turner’ın deyimiyle
“sosyal dramayı” başlatan olay hâline getiriyor.
Aslında –çoğunlukla– özümüzde kötü insanlardan oluşan bir toplum değiliz. Tarihin en
başından beri “aidiyet” algısına olan tutkumuz, hayatlarımızı dahi ortaya koyabildiğimiz bir
sadakat hâline bürünüyor. Yüzyıllar boyunca karış karış sınırlarımıza katılan her toprağın
açılımını bu şekilde yapmak son derece mümkün. Sadece günümüz dünyasında, bu aidiyetin

sınırlarını somut çizgide tutmak konusunda çaba sarf etmeliyiz. Bağlılık soyut bir olgudur,
davranışa dönüşebilir ama başkasının varlığını tehdit edecek biçimde olmamalıdır. Tüm
spor branşları adına, davranışsal açıdan taraftarlık algımızı revize etmemiz gerektiğine
inanıyorum. Spor eğlence için vardır, incitmek veya kırmak için değil. Eğlence için icra
edilen hiçbir olgunun içinde negatif tutum-söylem barınamaz. Takımların taraftarları
olmanın ötesinde, hepimiz birbirimizin komşusu, sevgilisi, tanıdığı, kızı ve eşiyiz. Yani
maçlar esnasında kullanılan argo, uygulanan şiddet hepimizin tanıdığı veya bağlantılı
olduğu birini odak alıyor. Aslında birbirimizin tanıdığı insanlara –birbirimize– zarar
veriyoruz. Bunun kısa süre içerisinde değişmesi gerekiyor.
Birbirimize sergilediğimiz kabalığın üstüne çalışırken, kulüplerin genel anlamda
sorumluluğunu üstlenmiş bireylere karşı da hassas olmamız gerekiyor. Her spor kulübünün
bir başkanı vardır. Başkanlar kulüplerin yurt içi ve yurt dışı vizyonunu belirli bir seviyede
tutabilmek ve kulübün iç yönetimini hukuka uygun sürdürebilmek adına seçilmiş,
çoğunlukla nitelikli ve kendi iş alanlarında yönetimsel açıdan kendilerini kanıtlayabilmiş
bireylerdir. Bu beyefendilerin veya hanımefendilerin özel hayatlarına, soyadlarına ve şahsi
itibarlarına saldırmak “taraftarlık” değildir ve böyle okunamaz. Galyana gelmemeli ve
ölçülü biçimde gönül verdiğimiz takımlara desteklerimizi sürdürmeliyiz.
Rakip takımlar birbirlerine karşı skor elde ederler, maç kazanırlar veya kaybederler.
Şampiyonluklar gelir, hatta gider. Önemli olan sporun bir eğlence biçimi olduğunu
unutmamak ve günlük hayatta buna uygun konumlanmaktır.
Hepimiz bir takımın sembolik olarak üyesiyiz. Bu bizi eğlence kültürü içerisinde farklı kılar
ama düşman etmez, etmemeli.
Gerçekleşmiş Süper Kupa finali sonucunda, Süper Kupa’yı kazanan Fenerbahçe’yi bir
taraftarı olarak yürekten kutluyorum. Takıma ve taraftarlara verdiği değer için ayrıca
gösterdiği özen adına da başkanımız Sayın Sadettin Saran’a teşekkür ediyorum.
Ayrıca, sevgili Galatasaray Spor Kulübü’ne ve Galatasaray’a yürek vermiş tüm
taraftarlarına da çıkarttıkları maç için teşekkür ediyorum. Güzel bir oyundu.
Daha nicelerine, hep beraber, sevgiyle…
Takımlarımız farklı olabilir, dostluğumuz baki.